1. sayıdan: “Editörün Takdimi”

Yayın hayatına yeni başlayan bir derginin, uzun soluklu olmayı amaçladığı varsayımı altında, öngörülen bir boşluğu dolduracak özgün dertlere ve motivasyonlara sahip olması ve bunu gerçekleştirecek asgarî iradeyi tesis ve beyan etmesi hem beklenen hem de gerekli bir şeydir. Eğer mevzubahis bir sosyal bilim dergisi ise, sosyal bilimler alanında işlerin yolunda gitmediğine dair bir içgörüye yaslanıyor, bir müdahale ihtiyacına cevap arıyor demektir. Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’ni var eden özgün dertler hâlihazırda derginin isminde kayıtlı: Mesleğin icra ediliş biçimlerini, iyi sosyal bilim pratiklerini ön plana çıkarmak ve ortak kanıda mevcut tözsel entiteleri yeniden üretmeyen ilişkiselci bir sosyal bilim pratiğinin yaygınlaşmasına katkı sunmak.

Bu özgün dertlerle yola çıkan Modus Operandi, “Türkiye’de Sosyoekonomik ve Beşeri Bilimlerin Halleri” dosya başlıklı ilk iki sayısında, işe başlamadan önce bir mıntıka taraması yaparak, muhtelif sosyal bilim dallarında işlerin neden yolunda gitmediğine dair yazılara yer veriyor. Bu üst-eleştirel içerik elinizdeki sayının geneline de hâkim. Derginin doldurmaya aday olduğu boşluğu sergilemek ve vurgulamak açısından ilk iki sayıda böylesi bir içeriği gerekli gördük. Gelgelelim, bu self-refleksif, üst-eleştirel içeriğin derginin karakteri olarak algılanmamasını bilhassa önemsiyoruz. Modus Operandi, aslolarak, bu eleştirinin gereğini pratikte yerine getirmeyi amaçlamaktadır.

Dergide dosya kapsamında altı makale yer alıyor. “Toplumsal Analizlerde Konumsallık Tasavvuru: Saha Çalışması Üzerine Düşünümsel Bir Not” başlıklı makalesinde Oğuz Alyanak, Kayseri ve köylerinde 2014 yılının yaz aylarında gerçekleştirdiği saha çalışmasında edindiği bulgulara dayanarak, “millî irade”, “paralel devlet” ve “lobi” gibi terimler üzerinden şekillenen söylemin yerelde nasıl ve hangi söylem ve pratikler üzerinden anlamlandırıldığını tartışıyor. Sahadaki öznel deneyimlerini tüm tafsilatıyla anlatan ve toplumun etnograf tarafından tetkikinin etnografın da toplum tarafından tetkikini beraberinde getirdiği önemli saptamasında bulunan Alyanak, bir etnograf olarak kendi konumsallığını da tartışmaya açıyor ve buradan hareketle ayrıntılı metodolojik mülahazalarda bulunuyor.

Türkiye’de tarihyazımının tarihçilik mesleğiyle önemli paralellikler arz eden sorunlarını merkeze aldığı, “Galat-ı Meşhuru Sorgularken: Türkiye’de Tarihyazımı Üzerine Notlar” başlıklı makalesinde Erdem Sönmez, ilk olarak, Avrupa ve ABD’de milliyetçilik literatüründen beslenerek gelişen ve temel motivasyonunu ideolojik-politik saiklerden almış tarihçiliğe karşı seyir izleyen tarihyazımı literatürünü, bu literatürün Türkiye’de son 10-15 yıldan bu yana devam serüveniyle karşılaştırıyor. Sönmez’e göre Türkiye’deki tarihyazımı temel bazı sorunlardan mustarip: milliyetçi tarihçiliğin sorunsallaştırılmak yerine yüceltilmesi, tarihçilik mesaisinden tamamen kopuk, zahmetsiz ve spekülatif bir “disiplinlerarası” alan olarak görülmesinden dolayı yoğun deformasyona uğraması, karşılaştırmalı çalışmaların tümden ihmal edilmiş olması vb. Alanda sıklıkla karşılaşılan vahim ve trajikomik hatalardan da bol miktarda örnekler içeren makale, alandaki “galat-ı meşhur”ları sorguluyor ve bunlardan birisini, erken Cumhuriyet döneminde Osmanlı tarihinin çalışılmadığı galat-ı meşhurunu ayrıntılı irdeliyor.

Ceren Ergenç, “Kulağını Tersten Göstermek? Türkiye’de Doğu Asya Çalışmaları” başlıklı makalesinde, bir sosyal bilim alanı olarak bölge çalışmalarını tarihsel, yöntemsel ve konjonktürel açılardan serimledikten sonra, çalışma alanının Türkiye’deki gelişim seyrine odaklanıyor. Türkiye’de Doğu Asya hakkında üretilen bilginin ulusal kimlik oluşumu sürecinin bir yansıması olduğu ve bu yansımada Batı-merkezli bakışın öne çıktığı saptamasında bulunan Ergenç, Sinoloji bölümlerinin açılmasıyla 1930’lu yıllarda başlayan, Soğuk Savaş döneminde içine düşülen düşünsel yalıtılmışlık sonucu kesintiye uğrayan ve 1990’lı yıllarla birlikte canlanma gösteren girişimleri analize tâbi tutuyor. Bu canlanma döneminde dahi Çin ve Rusya gibi ülkelerle sağlıklı bir akademik işbirliğinin gelişmediğine işaret eden ve bunun olası sebeplerini ele alan makale, Asya’ya yönelik araştırma merkezleri ve üniversite programlarının ayrıntılı bir dökümünü de sunuyor.

Kendisinin deyişiyle “Doğu Türkiye”deki arkeoloji çalışmalarını ve sorunlarını ele aldığı, “Türkiye Arkeolojisine Doğudan Bir Bakış” başlıklı makalesinde Tevfik Emre Şerifoğlu, ilkin Türkiye’de arkeolojinin tarihsel gelişim sürecini özetliyor ve Doğu Türkiye’de bugüne dek gerçekleştirilmiş arkeolojik araştırmaları kronolojik bir sırayla listeliyor. Bölgede yapılan arkeolojik kazıların çalışma sonuçlarının Türk etnik kimliğini merkeze alan milliyetçi ulusal kimlik fikrini destekler karakterde olduğuna vurgu yapan Şerifoğlu, bölgedeki arkeolojik çalışmalarla ilgili devlet politikaları ve kurumlarının modus operandi’sini ayrıntılı bir biçimde analiz ediyor. Şerifoğlu, bizzat alanda faaliyet gösteren bir arkeolog olarak, Selçuklu öncesi kültürel varlığın tamamen dışlanmasına ve bazı verilerin yok sayılmasına kadar varan kontrol ve otokontrol pratikleri karşısında, birtakım çözüm önerileri de sunuyor.

Doğa bilimlerinin kesinliğine ulaşmayı arzulayan, sosyal bilimlerin gözü beyaz önlükte mutsuz üyesi ana-akım psikolojinin temel teorik dayanak noktalarının ayrıntılı bir analizine hasredilmiş “Psikoloji Berbat Bir Bilim mi? Disipliner ve Sosyopolitik Bağlam Üzerine Eleştirel Düşünceler” başlıklı makalelerinde Ersin Aslıtürk ve Sertan Batur, deneysel ve niceliksel bir faaliyet olarak kurgulanan psikoloji eğitiminin yarattığı temel sorunları irdeleyerek başlıyorlar. Bu ana-akım psikolojiye hâkim olan fizikalizm ve indirgemeciliğin, evrensel genellemelere ulaşma çabalarının ve teori birliğinin olmadığı yerde yöntem birliği arayışının yarattığı imkânsız durumu irdeleyen Aslıtürk ve Batur, psikolojide gerçek manada bilimsel bir ilerleme olup olmadığı sorusunu ve ana-akım psikolojinin modus operandi’si olan yöntem fetişizmini tartışmaya açıyorlar. Operasyonalizmin ve deneysel psikolojinin ontolojik sınırlılıklarını ve buradan doğan “a”sosyal psikolojiyi oldukça ayrıntılı bir eleştirel analize tâbi tutan yazarlar, bu eğitim sürecinden geçen psikolog sosyal tipine dair önemli tasvirler sunuyor ve psikolojinin tarihsel ve sosyopolitik bağlamını sarih bir biçimde sergiliyorlar.

Dosyanın “Hibrit Habitus ve Kültürel Yargı: Akışkan Alanların Yeni Sosyal Tipi Üzerine” başlıklı son makalesi Özgür Budak’a ait. Budak, aktörlerin sosyal konumları ile estetik ve moral yargıları arasındaki bağlantıyı incelemede Bourdieu’nün habitus kavramının taşıdığı olanakları ve sınırlıkları tartışarak başlıyor ve neoliberal toplumsal dinamikler ve esnek istihdam rejimleri karşısında kavramın bir modifikasyona ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Gerçekleştirdiği saha çalışmalarına dayanarak, bilhassa belirli orta sınıf pozisyonlarına hâkim olan akışkan sosyal topografyalarda aktörlerin ayakta kalmak adına “hibrit habitus”lar geliştirdiğini kaydeden Budak, bu hibrit habitusların bir töz olarak değil de bir modus operandi olarak kültür ve para üretimi alanında yol açtığı çelişkili ve gerilimli pratiklerin izlerini sürüyor. Mevcut tüm “sermaye”yi tek bir oyuna yatırmak yerine sosyal izolasyonu engellemek için bir tür çoklu oyunculuk geliştirmeye dayalı bu hibritleşmiş, kırık habitusun akademi içerisinde yarattığı tipoloji, Budak’ın makalesini dosyaya bağlayan temel bağlantı noktası oluyor. Makale, hibrit habitusların deneyimlendiği sosyal konumlardaki aktörlerin kültürel hepçilliğinin empirik serimi vasıtasıyla, belirli bir sosyal tipi oldukça canlı renklerle resmediyor.

Levent Ünsaldı ve Haktan Ural’ın kaleme aldığı, “Bütüncül Bir Çalışma ve Zihin Pratiği Olarak Bourdieu’den “Parçalı” Bourdieu’lere: Pierre Bourdieu Sosyolojisinin Fransa’daki Yeri ve Uluslararası Dolaşımı Üzerine” başlıklı dosya-dışı makale de aslında, Bourdieu sosyolojisinin alanın aktörleri elinde geçirdiği dönüşümü merkeze alarak, uluslararası Bourdieuisian kamu üzerinde bir tür sosyolojinin sosyolojisini icra ediyor. Bu yanıyla sayının ruhu bu makaleye de hâkim. Ünsaldı ve Ural, bizzat Bourdieu’ye ait metaforlara başvurarak, Bourdieu sosyolojisi gibi Fransa kültür imalatının kıymetli bir ürününün başka piyasalara ihraç edilirken o piyasaların tüketici talepleri uyarınca dönüştüğü ve böylece parçalanıp yerelleştiği süreci kapsayıcı bir analize tâbi tutuyorlar. Bourdieu’nün Fransız sosyoloji alanı içerisinde hızla baskın hâle gelen konumunu netleştirdikten ve bir dizi ülke üzerinden Bourdieu sosyolojisinin uluslararası serüvenini sergiledikten sonra makale, oluşan parçalı kavrayışların (teorisyen Bourdieu, etnolog Bourdieu, Marksist veya post-Marksist Bourdieu, yapısalcı veya post-yapısalcı Bourdieu, kültürel çalışmalarda bir figür olarak Bourdieu) sebeplerine ve Anglosakson dünyanın dünya kültür ürünleri pazarındaki merkezî konumunun bundaki rolüne odaklanıyor. Ünsaldı ve Ural, Bourdieu kitaplarının genel olarak hangi dillere ne kadar tercüme edildiğine ve özel olarak tek tek kitapların kaç dile çevrildiğine dair ayrıntılı bir döküm de sunuyorlar.

Cemal Kafadar ile yapılan söyleşi, okura, tecrübeli bir tarihçinin tarihçilik mesleğine ve diğer sosyal bilimlerle ilişkisine dair, bizzat kendi pratiğinden edindiği vukufla karşılaşma fırsatını sunuyor. Mesleğin emekleme dönemlerine damgasını vuran belge fetişizminin ve vülger empirizmin eleştirisinden edilgen dil yapısının arkasına saklanan ideolojik tutumların eleştirisine kadar pek çok netameli metodolojik meseleyi Kafadar’ın biyografik hikâyesinden örneklerle izlemek, sadece tarihçilik mesleğinin değil bir bütün olarak sosyal bilim zanaatının çırak ve kalfaları için önemli bir tecrübe aktarımı oluyor. Kafadar, milliyetçiliğin tarihçilik alanında yarattığı kronikleşmiş sorunlara da değiniyor.

“Müdahaleler”, ilk iki sayının self-refleksif dikkatini süreklileştirmesini arzuladığımız, bu biçimde tasarladığımız ve epey önem verdiğimiz bir kısım. “Müdahaleler”le, belirli kavram, mefhum veya kategorilerin sistematik yanlış kullanımına, alanda bilgi üretimini engelleyen yanlış tanımalara veya belirli çalışma konularının sistematik olarak göz ardı edilmesine karşı müdahalelerde bulunulmasını amaçlıyor, sonraki sayılar için bu yönde katkılarınızı bekliyoruz.

Bu minvalde kaleme aldığı “Sosyolojinin Suistimali: Sosyal Vicdan, Asabiye ve Bir Meslek Olarak Sosyoloji” başlıklı yazısında Sinan T. Gülhan, bugünlerde popüler bir kavrama ve absürt şekilde sui generis bir gerçekliğe dönüştürülen “sosyoloji”nin ilgili cenahlarda aslında ne anlamda kullanıldığını ifşa edip buna müdahale ederken, bu tür bir kavrayışın Türkiye sosyoloji pratiği açısından yaratacağı yıkıcı sonuçlara da işaret etmiş oluyor. Doğan Gürpınar, “Şarkiyatçılıktan ‘Ortadoğu Bilimi’ne: Şarkiyatçılığı Yeniden Üretmek” başlıklı müdahalesinde, İslamî epistemik cemaatte dillendirildiği şekliyle oryantalizm eleştirisinin, Ortadoğu çalışmalarının disiplinler-üstü bir ağabeyi olarak bir “Ortadoğu bilimi”nin ve belirli bir tür stratejist akılla çalışan “Ortadoğu uzmanı” tipinin ortaya çıkışıyla birlikte, Ortadoğu’ya sosyalbilimsel araçlarla nüfuz edilemeyecek metafizik bir töz atfederek belirli türden bir oryantalizmi nasıl yeniden ürettiğini tartışmaya açıyor. Barış Ünlü, “Sencer Divitçioğlu Üzerine” başlıklı yazısında, Divitçioğlu’nun Türkiye sosyal bilim ve entelektüel alanına ve özgürlükçü bir sol tahayyülün oluşumuna yaptığı katkıları anmakla birlikte, Divitçioğlu’nun Türklüğünün Marksistliğinden, iktisatçılığından ve tarihçiliğinden önde geldiğini, bu özelliğini sorgulamaya açmaksızın meselelere “Türk Marksisti”, “Türk iktisatçısı” ya da “Türk tarihçisi” olarak nasıl baktığını tartışmaya açıyor. “Burke’ü Oku(yama)mak” başlıklı müdahalesinde Ahmet Özcan ise, Edmund Burke’ün insanlığın ve ezilenlerin düşmanı bir gerici, ayrıcalıkları kayıran bir sahtekâr ve ikbal peşinde bir fırsatçı olarak tanınmasında dönemin entelektüel ikliminin ve sonrasında Marx ve Marksistlerin oynadığı rolü metinlerden pasajlarla serimlerken, 20. yüzyılda bazı Marksistlerin onunla diyalog kurma girişimlerine işaret ediyor ve Aydınlanma felsefesinin tam kalbine bizzat onun araçlarıyla yapılan bir taarruz olarak Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler’in, iç sınırlılıkları ve çelişkileriyle birlikte itibarının da iade edilmesi gerektiğini tartışmaya açıyor.

Son olarak, sayıda üç kitap incelemesi bulunuyor. Demet Ş. Dinler’in İşçinin Varlık Problemi adlı çalışmasını inceleyen Onur Uca, bir etnografın saha deneyimleri olarak görülebilecek bu çalışmanın içerisindeki sekiz deneme yazısının sıralamasını takip ederek, işçi sınıfının bilinci ve misyonuna dair büyük anlatıların yerine bizzat gündelik işçi pratiklerine ve buralarda açığa çıkan bilinç ve yaşam biçimlerine odaklanan çalışmanın hem tabandan gelmeyen işçi tanımlarını deşifre etmesi bakımından politik hem de pratikteki işçi bilincinin gündelik yansımalarını okuyucuya gösterme yöntemiyle bilimsel önemini inceliyor. Howard S. Becker’ın Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi ve Mesleğin İncelikleri çalışmalarını bir arada değerlendiren Emrah Göker, bu iki çalışmanın aslında iyi sosyal bilimin “iki püf noktası”nı (“yazmak” ve “araştırmak”) yine bizzat saha deneyimlerine dayalı bir biçimde dile getirdiğine işaret ediyor ve çoğu sosyal bilimcinin mistik ve ezoterik bir bilgiymiş gibi gözlerden ırak tuttuğu mesleğin sırlarını nasıl ifşa ettiğini sergiliyor. Yakın zamanda yitirdiğimiz Roy Bhaskar’ın Natüralizmin Olanaklılığı adlı klasik eserini değerlendiren Hüseyin Etil ise, sosyal bilimler alanının başına musallat olan kendiliğinden ontolojileri savmak için (sosyal) ontolojiye temel bir sosyalbilimsel bilgi alanı olarak itibarının iade edilmesi gereğini tartışıyor.

Modus Operandi, sosyal bilimler alanının ve muhtelif sosyal bilim dallarının Türkiye’ye özgü sorunlarını uluslararası bağlamıyla birlikte ve bu bağlamın ışığında ele alan yazılardan oluşmuş bir sayıyla okurlarına “Merhaba” diyor. Başta da dediğimiz gibi, ilişkisel sosyal bilim perspektifiyle ve sosyal bilimler alanının (otonominin de teminatı olan) kendi modus operandi’sine uygun bir biçimde kotarılmış iyi bilim örneklerinin bir platformu hâline gelmek ve ulusal ve uluslararası düzlemde bu derdi paylaşan sosyal bilim adacıkları arasındaki muhabbeti arttırmak, hem temennimiz hem de hedefimizdir.

Vefa Saygın Öğütle

Reklamlar