3. sayımız ve “Editörün Takdimi”

Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’nin elinizde tuttuğunuz bu üçüncü sayısı “Kültür Çalışmak”: Türkiye’de Kültürel Alan İncelemeleri başlıklı dosyası ile karşınızda. Aylar öncesinde dosya için çağrıya çıktığımızda şu saptamayı yapmıştık:

“Kültür üzerine tartışmaların Türkiye’deki seyrine ise katı bir disipline gömülü olma hali ve düşünsel konformizm eşlik ediyor. Arşivcilik, malumatçılık, tasnifçilik, betimleyicilik, ampirizm ve teorisizm Türkiye’de kültür alanı üzerine çalışmaları tanımlar nitelikte kavramlar. Neredeyse ortak bir referans havuzuna yaslanan, son moda hazır kalıp, kuram ve modellerin Türkiye’nin kültürel iklimine giydirilmesi; ya da herhangi bir bilimsel ve kuramsal sorunu kendine dert edinmeyen, betimleyiciliğin ötesine geçemeyen çalışmaların bolluğu, Türkiye’de düşünsel iklimin iki zıt ama bir o kadar da aynı veçhelerini temsil eder nitelikte.”

Umuyoruz ki hem kültür dosyası için yaptığımız çağrıya verilen –ve buraya bir kısmını alabildiğimiz– yanıtlarda hem de dosyaya yapılan diğer değerli katkılarda bu dertleri aşmaya yönelik kararlı bir çabanın izlerini bulabileceksiniz.

Dosya beş yazıdan oluşuyor. Nisa Göksel’in “Ulus-Ötesinde Öteki Politik Özneler: Avrupa’da Kürt Kadınlarının Siyasi, Toplumsal ve Kültürel Mücadeleleri” başlıklı yazısı ile açılan dosya Avrupa’da yaşayan Kürt siyasal hareketine dâhil kadınların politik özneleşme süreçlerine eğiliyor. Göksel, Almanya ve Fransa’da sürdürdüğü saha araştırmasının bulgularından hareketle, Kürt kadınlarının gündelik hayat pratiklerini ve Avrupa siyasi kültürü ile etkileşimlerini yereli ve ulus-ötesini birlikte düşünen bir çerçeve içerisinde tartışıyor.

Polat S. Alpman’ın kaleme aldığı, yine bir saha araştırmasına dayanan “Kentin Tereddüdü, Kürt’ün Cazibesi” başlıklı makale inşacı ve ilişkisel bir perspektiften sınıf ve kimlik ilişkisini ele alıyor. Alpman, İstanbul’da özellikle 2000 yılının ardından emek piyasasına dâhil olan Kürtlerin kentteki konumlarını son derece dinamik bir çerçeve inşa ederek tartışıyor. Kimlik ve sınıf tartışmalarının mekân boyutunu merkeze alan çalışma, konuyu basit bir tercih (Sınıf mı? Kimlik mi?) meselesi olarak ele alan kısır perspektifleri rahatsız edecek cinsten. “Kimlik, sabit-mutlak bir olma halini içermez” diyen Alpman’ın çalışması alana önemli bir katkı niteliğinde.

Fırat Konuşlu ve Ergin Bulut’un çalışmaları günümüz medya kültürlerinin üretim boyutuna maddi olmayan emek (immaterial labour) kavramını merkeze alarak eğiliyor. Diğer yazılarda olduğu gibi, konuyu salt kuramsal tartışmaları ele almaktansa güçlü saha çalışmalarına yaslanarak tartışıyorlar. Konuşlu, “Bir Mücadele Alanı Olarak Otonomi” başlıklı yazısında Türkiye’de dizi sektörünü ve sektördeki ücretli emekçileri ele alıyor. Yazar sektör çalışanlarının tanıklıklarına başvurarak “filmcilik alanındaki ücretli emekçilerin ‘otonom bir alan ve özne’ yaratmanın ötesinde kaderinin diğer işçilerle ortaklaşmaya meyilli olduğunu” göstermeye gayret ediyor. Konuşlu, maddi olmayan emek tezlerinin eleştirisini, “gerilla filmcilik” kuram ve pratiklerinin ve otonomist tezlerin taşıdığı potansiyellerin eleştirisi ile birleştirip son derece zengin ve tartışmaya değer bir çerçeve sunuyor.

Konuşlu’nun çalışmasının hemen ardından gelen “Video Oyun Test Odasında Playboring” makalesi Bulut’un 2014 yılında Television & New Media dergisinde yayımlanan yazısının tercümesi. Demet Taşkan’ın Türkçeleştirdiği, Bulut’un son okumayı yaptığı yazının dosyada yer almasını özellikle istedik. Çalışma oyun endüstrisinin en güvencesiz çalışan gruplarından birini oluşturan video oyunu test işçilerini konu alan bir saha çalışmasından hareketle kaleme alınmış. “Emeğin değersizleşmesi” kavramından hareketle “eğlencenin değersizleşmesi” kavramını kullanan Bulut, oyun test işçilerinin parçası oldukları tahakküm ve sömürü ilişkilerini etkileyici bir örgü ile ortaya koyuyor. Konuşlu ve Bulut’un çalışmaları politik ekonomi analizlerine, maddi olmayan emek tartışmalarını eleştirel bir süzgeçten geçirerek dâhil etmeleri umarız konuyla ilgili araştırmacıları cesaretlendirecektir.

Dosyanın son yazısı “A Modern Time Traveller”’da Önder Göncüoğlu, Katharine Branning’in Yes, I Would Love to Drink Another Glass of Tea (2012) adlı Türkiye ve kültürü üzerine kaleme aldığı kitabını oryantalizm tartışmaları ekseninde tartışıyor. Edward Said’in örtük ve açık oryantalizm arasında gittiği ayrımı çözümlemesinde işlevselleştiren Göncüoğlu, modern bir seyyahın muhayyel ve homojen bir “Türklük”, “Türkiye” ve “Türk kültürü” inşasını ele alıyor.

“Psikolojide İlişkisellik İhtimali” adlı makalesinde Canan Coşkan psikolojinin “ikircikli” olarak adlandırdığı alt alanlarından kültürel ve kültürlerarası psikolojileri tartışmaya açıyor. Pek çok okur için hem yeni hem de bir açıdan tanıdık gelecek olan bu tartışmada kültürlerarası psikolojinin dünyada ve Türkiye’deki durumu hakkında bir panorama sunuyor.

Ayşe Durakbaşa ile yapılan söyleşi Türkiye’de sosyal bilim zanaatına bulaşmış herkese ilham kaynağı olacaktır. Okuyucu bu söyleşide, alanında son derece derinlikli ve çığır açıcı çalışmalara imza atan bir sosyal bilimcinin entelektüel gelişimi, araştırma deneyimi, esin kaynakları ve “yazma çilesi” hakkında çok şey bulacaklar. Durakbaşa’nın da söyleşinin sonunda belirttiği üzere, basitçe soru cevap şeklinde ilerleyen, durağan bir etkileşimden ziyade, bir birlikte düşünme mesaisi söz konusu olan. Durakbaşa sosyolojide mikro hayatlarla, hikâyelerle bağ kurmanın önemini özellikle vurguluyor. Sınıf mevhumu ile ilgili önerdiği dinamik çerçeve sınıfı “soyut bir kategori olarak değil, doğrudan hayatın içinde alışkanlıklarıyla, yaşam biçimiyle var olan ve çeşitli gruplarla çatışmalara giren, ‘hayat içindeki konumlanma’ olarak” ele almaya davet ediyor araştırmacıları. Son olarak üniversiteleri yeni kamulara dönüştürme yönündeki çağrısı ayrıca üzerinde durmaya değer.

Müdahale bölümünde iki güçlü katkı yer alıyor. “Alan, Sermaye, Beğeni” başlıklı müdahalesinde Özgür Arun Pierre Bourdieu’nün yakın zamanda Heretik Yayınları tarafından yayımlanan Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (2015) adlı kitabını tartışıyor. Arun Ayrım’ı tanıtmak ya da kitapla ilgili bir kılavuzluk sunmaya çalışmaktan ziyade “Bourdieu’nün kavramsallaştırmasının Türkiye’de operasyonelleştirilmesi sırasında ortaya çıkabilecek muhtemel kazalara dair” bir uyarıda bulunmaya çalışıyor. Kitabın temel argümanlarını, Bourdieu’nün çerçevesine yöneltilen eleştirileri, bu çerçevenin sınırlılıkları ve olası harekât hatlarını ustaca ele alıyor Arun. “Pazarlama Araştırmasına Goebbels’çi Yaklaşımlar” başlıklı müdahalesinde Çağrı Yalkın pazarlama disiplini içerisindeki farklı yönelim, yöntem ve paradigmaları “bir mega-trend olarak nöropazarlama”ya odaklanarak tartışıyor. Bu mega-trendin yaratılmasına ve sürdürülmesinde sektör, akademi ve medyanın köşe taşlarını oluşturduğu ilişki ağını ele alış biçimi konu hakkında daha derinlemesine girişilecek bir “alan” çözümlemesinin habercisi.

Son olarak inceleme bölümünde Taylan Esin ve Zeliha Etöz’ün 1916 Ankara Yangını: Felaketin Mantığı adlı kitabını Şafak Doğu Korkmaz ayrıntılı bir şekilde değerlendiriyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan evvel Ermeni ve Rumlara ev sahipliği yapan şehirlerdeki yangınları ele alan kitap Korkmaz’a göre bir polisiye roman görünümü de sergiliyor. Kitap bir homojenleştirme ve temizleme aracı olarak “yangının” siyasallığını ele alıyor. Korkmaz, 1916 Ankara Yangını’nın tarih metodolojisi açısından da son derece derinlikli bir çalışma olduğunu vurguluyor. Deniz Ali Gür de Fırat Mollaer’in Muhafazakârlığın İki Yüzü adlı kitabının 2. baskısından hareketle muhafazakârlığın bir ideoloji olarak inşasına odaklanıyor.

Modus Operandi’nin bu üçüncü sayısında okuyucuların karşılaşacağı manzara bu. Bir sonraki sayının dosya teması Kent Araştırmaları. Şerife Geniş editörlüğünde dopdolu bir sayı ile karşınızda olacağız.

Çağrımıza yanıt veren tüm araştırmacılara şükran borcumuzu belirtmek isterim. Bir teşekkür de çeviri ricamızı ikiletmeden kabul eden ve işin altından büyük bir titizlikle kalkan Demet Taşkan’a. Çağrımızın yayınlanmasından yazıların toplanmasına ve değerlendirmesine kadar geçen uzun süreçte Türkiye çok büyük acılar yaşadı. Çoğu zaman yazarlardan ya da hakemlerden bir şey istemek bile zül geldi. Ama bütün zorluklara, acılara ve her şeyden evvel insanın kalbi ve aklıyla oynayan karanlığa rağmen herkes, özellikle de anonim hakemlerimiz işlerini olabilecek en iyi, en hakkaniyetli, en titiz bir şekilde yaptı. Hepsine sonsuz teşekkürler. Keyifle okumanız ve tartışmanız dileğiyle.

Burak Özçetin, Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s