4. sayımız ve ‘Editörün Takdimi’

Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’nin Ağustos 2016’da dağıtıma girmesini planladığımız 4. sayısının içeriğini ana sayfamıza koyduk. Bu sayının dosyası, “Kent Çalışmaları” temasını tartışan yazılar içeriyor. Aşağıda, bu sayının dosya editörü Şerife Geniş’in takdim yazısını okuyabilirsiniz.

Sosyal bilimler pratiğine disiplinlerarası, ilişkisel ve eleştirel katkı sunmayı hedefleyen Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’nin 4. sayısının dosya konusu “Kent Çalışmaları: Eleştirel Yaklaşımlar”. Dosyamız yedi makaleden oluşuyor. Makalelerin yanı sıra her zaman olduğu gibi bir de söyleşimiz var. Bu sayıda Michael Goldman’la küresel finans sermayesi ve küresel kent projeleri üzerine konuştuk. Dosyada yer alan makalelerin ikisi İngilizce. Bir özgün makaleyi ve Michael Goldman ile yaptığımız söyleşiyi de İngilizceden Türkçeye çevirdik ya da bizlerin ifadesi ile “Türkçe söyledik.” Sayıda aynı zamanda genel hatları bakımından bizleri “kentte araştırma yapmak” üzerine de düşündürecek iki saha notu ve son dönemde kent araştırmaları üzerine yayımlanmış çalışmaları konu edinen üç kitap incelemesi yer alıyor.

Sayının ayrıntılı takdimine geçmeden önce dosyada yer alan yazıların hem konuları hem de yaklaşımları itibarıyla ortaklaştığı genel çerçeveyi ve kent çalışmalarına dair ortak bakışımızı tarif eden birkaç kelam etmek isterim. 1990’ların sonundan itibaren Türkiye’de kent çalışmalarında bir kırılma yaşandığını iddia etmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu kırılmanın birkaç boyutu var. Biri kuşkusuz neoliberal küreselleşmenin kentsel yaşamda gerçekleştirdiği dönüşümün somut izlerinin artık çok daha görünür ve hissedilir hale gelmesidir. Theodore, Peck ve Brenner (2012) neoliberalizmin tesis edilişinin “alan açma” [roll out] ve “alan doldurma” [roll back] olarak isimlendirdikleri iki aşaması olduğuna dikkat çeker. Türkiye’ye baktığımızda 90’ların sonuna gelindiğinde artık neoliberal politikaların eski kurumları tasfiye ederek yeniden yapılandırmaya, “alan açma” sürecini büyük oranda gerçekleştirip yeni kurumları ve toplumsal ilişkileri inşa etmeye giriştiği “alan doldurma” sürecine geçtiğini söyleyebiliriz. Bu aşamada neoliberalizm hâkim ekonomik ve politik aktörler nezdinde hegemonik bir değerler ve pratikler sistemi haline gelmiş, neoliberal kapitalizm tüm ölçeklerde toplumsal ve mekânsal ilişkilere var gücüyle sirayet etmeye çalışarak “yaratıcı yıkımdan” “yaratıcı yeniden inşa” dönemine geçtiğinin işaretlerini vermeye başlamıştır. Bu inşa sürecinin somut izdüşümlerini siyasal ve ekonomik alanda olduğu kadar gündelik hayatımızda da giderek daha güçlü bir şekilde hissediyoruz. Bir diğer boyut ise, kuşkusuz bir yandan neoliberalizmin diğer yandan da “ulus devlet”in ve erkek egemen yapıların dışarıda bıraktığı “ötekilerin” eşit ve onurlu vatandaşlık haklarını tesis etmeye, korumaya ve genişletmeye yönelik sosyo-mekânsal mücadelelerinin yükselişidir. Son olarak da, bütün bunlara eşlik eden, bu gelişmelerden beslenen kuramsal ve metodolojik bir dönüşümden bahsedebiliriz. Batı’da 1970’lerden itibaren yükselmeye başlayan ve ‘eleştirel kent kuramları’ şemsiye başlığı altında toplanan yaklaşımların Türkiye kent çalışmalarında da giderek daha fazla benimsendiğine tanık oluyoruz. Bu yaklaşım, kenti en geniş anlamıyla toplumsal üretim ve yeniden üretim ilişkileri ile diyalektik bir rabıta içinde kavrayıp kentsel mekânı toplumsal mücadelelerin dolaysız öznesi ve nesnesi olarak görür. Dosyamızda yer alan makaleler bu yaklaşımın cisimleşmiş örneklerini sunmaktadır. Her bir makalenin eleştirel kent kuramlarının politik, kuramsal ve yöntemsel kaygılarını içselleştirdiklerini ve uygulamaya koyduklarını göreceksiniz.

İlk dört makale doğrudan neoliberalizmin politik ve toplumsal mekânsal sonuçlarına odaklanıyor. Fakat bu makaleler neoliberalizme, çoğu zaman yapıldığı gibi, toplumsal bağlamı imleyen bir “boş gösteren”, bir “gölge olgu” muamelesi yapmıyorlar. Tam tersine, neoliberalizmi patika bağımlı [path dependent] bir olgu olarak inceliyorlar ve neoliberalizmin soyut bir politikadan çıkıp bu topraklarda fiilen var olan neoliberalizme [actually existing neoliberalism] (Brenner & Theodore, 2002) dönüşürken aldığı biçimlere, kullandığı taktiklere odaklanıyorlar. Böylelikle neoliberalleşme, bu metinlerde, belirli bir zamanda ve mekânda vücut bulan bir olguya dönüşüyor, ete kemiğe bürünüyor ve bizler bu değerlendirmelerden neoliberalizmin özne, ayrım, rıza, biat ve kuşkusuz muhalefet üretme süreçlerine dair çok önemli ipuçlarını takip edebiliyoruz. Dosyanın diğer iki makalesi, eleştirel kent kuramlarının yakın dönem ilgi alanlarının başında gelen konulardan iki örnek sunuyor: Kadınların ve azınlıkların kent mekânı ile kurmak zorunda kaldıkları eşitsiz ve dışlayıcı ilişkiler. Her iki makale de hem kuramsal tartışmaları hem de metodolojik yaklaşımlarıyla alana değerli katkılar sunuyor. Dosyanın son makalesi ise, eleştirel kent yaklaşımlarının sadece bugüne değil geçmişe de toplumsal hayatı ve mekânı inşa eden pratikler üzerinden bakmamıza olanak tanıdığını gösteren bir etnografik tarihsel anlatı.

Bu genel girizgâhtan sonra sayımızın ayrıntılı tanıtımına dosyamızda yer alan makalelerle başlayalım. İlk makale, Ulaş Bayraktar’a ait. “Türkiye Kent Siyaseti’nin Post-Politik Halleri: Hizmet Referansiyelinin Projeci Habitusu için Adana’da bir Durak” başlıklı makalesinde Bayraktar, kapitalizmin zaferinin ve tarihin sonunun ilan edildiği 1980’ler sonrasının neoliberal dünyasında siyasetin siyasetsizleştirildiği post-politik bir tarihsel döneme tanıklık ettiğimiz iddiasıyla yola çıkıyor. Bu iddiadan hareketle de, yaklaşık 30 yıldır Türkiye’de yerel yönetimlerde yaşanan dönüşümlerin kent siyasetinin post-politikleşmesi süreci olarak okunması gerektiğine işaret ediyor. Bayraktar “hizmet referansiyeli” ve “projeci başkanlık habitusu” kavramlarını geliştirerek, söz konusu post-politikleşme sürecinin Türkiye örneğinde “yerelleşmesi”nin, “yerlileşmesi”nin izlerini bir vaka çalışması olarak Aytaç Durak’ın Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı örneğinde sürüyor. Yazarın da vurguladığı gibi, Aytaç Durak örneği bir istisna değil; benzerleri, basından da çok aşina olduğumuz Ankara, İstanbul, Urfa ve Eskişehir kentlerinde sergilenen belediyecilik anlayışlarında bulunabilir. Bu da, Bayraktar’ın altını çizdiği gibi, post-politik siyasetin somutlaştığı belediyecilik anlayışının verili siyasal ayrımları aştığını, hegemonik bir değerler ve eylem sistemi haline geldiğini gösteriyor. Sonuç olarak da, post-politikleşme yerel yönetimlerin siyaset dışı hizmet alanları olarak kurgulanmasına, meşruiyetini siyasete konu olması gereken sürdürülebilir kentleşme, sosyal adalet ve yaşam kalitesi gibi hedeflerden ziyade görünür ve pazarlanabilir icraatlar, projeler, yani “hizmetler” üzerinden var eden bir belediyeciliğin hâkim olmasına neden oluyor. Ölçek ekonomisinde hayat bulan neoliberal kentleşme politikaları ile siyaset dışı hizmet üretim alanları olarak kurgulanan yerel yönetimler anlayışı, iktidarı ve kaynakların denetimini elinde toplayan “güçlü ve projeci” belediye başkanlarına ve yerelde merkeziyetçi erk yapılarının oluşmasına olanak veren kurumsal düzenlemelere yol açıyor. Bayraktar’ın makalesi uzun zamandır yerel düzlemde gözlemlediğimiz siyasi ve sosyo-mekânsal değişimleri nasıl okumamız ve anlamlandırmamız gerektiğine dair bir çerçeve sunuyor.

Tuna Kuyucu ise “The Paradox of Social Housing in Turkey” [Türkiye’de Sosyal Konut Politikası Paradoksu] başlıklı makalesinde, AKP iktidarının sürekliliğini analiz ederken çoğu zaman gözden kaçırılan önemli bir dinamiği sosyal konut politikası özelinde inceliyor. Özetle, 2002’den beridir süregelen AKP iktidarı, bir yandan ekonomik neoliberalleşme sürecini toplumsal hayata yayacak politikalara imza atarken, diğer yandan da sosyal politika alanında yaptığı reformlarla devletin dezavantajlı gruplara sağladığı yardım ve imkânları kendinden önceki dönemlerde görülmemiş kapsamda artırmıştır. Kuyucu, bu genel tespitten hareketle, hem neoliberal kent politikalarının hem de piyasalaşmanın dışladığı milyonlarca aileyi konut sahibi yapma iddiasında olan bir sosyal politikanın nasıl eş zamanlı olarak gerçekleşebildiğini sorguluyor. Kuyucu, İstanbul’da 2006 yılında uygulanan Ayazma-Tepeüstü Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında Bezirganbahçe toplu konut alanına yerleştirilen yoksul gecekondu nüfusuyla yaptığı alan araştırmasının bulguları ve konut politikalarıyla ilişkili kanun, yönetmelik ve istatistiklerin detaylı incelemelerinden yola çıkarak, AKP’nin konut politikasının, sonuçları itibarıyla, bir sosyal politika olarak değerlendiremeyeceğini, aksine yoksulların yaşam koşullarını ağırlaştırdığı öne sürüyor. Öyleyse bu politikalar tam olarak ne işe yarıyor? Yazar, iktidarın konut politikasının kapitalist piyasa ilişkilerini ve mekanizmalarını tesis etmeye ve derinleştirmeye yaradığını ve neoliberal dönüşümün kapsamını genişleten bileşenler işlevi gördüğünü iddia ediyor. Kuyucu, makalesini bizleri üzerine düşünmeye ve araştırmaya davet ettiği çok önemli bir sorunun ipuçları ile bitiriyor: Peki neden kentli yoksullar bu konut politikalarına kitlesel bir direnç göstermemektedirler?

“Neoliberalizm, Güvencesizlik ve Kent-Gıda İlişkisi” başlıklı makalesinde Candan Türkkan çok az çalışılan fakat bir o kadar da hayati bir meseleyi konu ediniyor. Yazarın da işaret ettiği gibi, kent üzerine bolca araştırma ve yayın yapılıyor. Henüz çok yeni olmakla beraber son yıllarda Türkiye’de de gıda çalışmalarına olan ilgi giderek artıyor. Öte yandan, kent ve gıdayı birlikte konu alan çalışmalar ise neredeyse yok denecek kadar az. Türkkan tam da bu kesişim noktasına odaklanıyor. Kentlerin çok radikal dönüşümler yaşadığı bu dönemde kent ve gıda ilişkisi nasıl dönüşüyor? Kentlerde yaşanan değişimler gıda üretimini ve dağıtımını nasıl etkiliyor? Aynı zamanda gıda üretimi ve dağıtımında yaşanan dönüşümler kentliler olarak bizim gıda piyasası ile ilişkilerimizi, alış-veriş ve tüketim biçimlerimizi nasıl etkiliyor, değiştiriyor? Türkkan’ın makalesinin önemi sadece bu çok can alıcı sorulara yanıtlar sunmasında yatmıyor. Yazar, neoliberalleşen kent-gıda ilişkisinin yarattığı ve aynı zamanda güç devşirdiği yeni öznellik hallerini Foucault’nun “biyoiktidar” kavramı üzerinden inceliyor. Türkkan’a göre neoliberalizm, risk ve güvencesizlik yaratan ve aynı zamanda bu risklere ve güvencesizliğe maruz kalmanın bireyde yarattığı zaaflardan faydalanarak kendini yeniden üreten bir biyoiktidar türüdür. Kısacası Türkkan, kent-gıda örneğinden yola çıkarak, bizi neoliberalizmin güvencesizlik üzerinden nasıl bir iktidar yarattığı ve bu iktidarı nasıl meşrulaştırdığı, yani nesnel koşullarla öznel koşullar arasında nasıl bir bağ kurduğu üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu çağrının açtığı pencereden neoliberalizmin yarattığı öznenin habitusuna dair pek çok şey görülebilir: piyasa mekanizmalarının tüm yaşam alanlarımıza sirayet etmesinin ortaya çıkardığı riskler ve güvencesizliklerle baş etmek için (başta gıda, sağlık, konut ve eğitim gibi hizmetler için) piyasa mekanizmalarına daha fazla sarılmak ve bunun sonucunda parçalanan, kutuplaşan bir toplum.

Deniz Ay ve Faranak Miraftab’ın “Aktivizmin İcat Edilmiş Alanları: Gezi Parkı ve Vatandaşlığın Performatif Pratikleri” başlıklı makalesi ise, son yıllarda Türkiye sosyal bilimler yazınında en popüler konulardan biri olan ve kısa sürede üzerine kayda değer söz üretilen Gezi hareketine odaklanıyor. Türkiye’nin son 30 yıllık tarihinin en geniş katılımlı kitlesel hareketi olan Gezi’nin toplumsal hafızamızda bıraktığı izler çok güçlü ve muhtemelen de çok çeşitli. Öte yandan, herkesin o günlere dair mutlaka hatırlayacağı bir şeyler varsa, bunlar da Gezi hareketinin yarattığı yeni aktivizm biçimleridir. Bunların başlıcaları arasında da kuşkusuz Taksim Gezi Komünü, Direnen Piyano, Duran Adam ve Yeryüzü Sofrası sayılabilir. Ay ve Miraftab Gezi hareketinde gelişen bu “yaratıcı” aktivizm biçimlerini liberal vatandaşlık eleştirisinin üzerine inşa edilen “kentsel vatandaşlık” kavramından yola çıkarak inceliyorlar ve bizleri bu eylem biçimlerini “davet edilen aktivizm alanları” ile “icat edilen aktivizm alanları” kavramları üzerinden düşünmeye çağırıyorlar. Yazarlara göre, Gezi hareketinin gelişimi ve seyri, bir tesadüf ve istisna değildir. Aksine bu hareket, neoliberal küresel kapitalizmin ve liberal ulus devletin giderek daha çelişkili hale gelen ve idare edilmesi zorlaşan birlikteliğinin ortaya çıkardığı ve son zamanlarda dünyanın pek çok farklı yerinde tanık olduğumuz toplumsal ve siyasal tepkilerin bir örneğidir. Liberal ulus devletin tanımladığı vatandaşlık rejimi ve dayattığı kurumsal ve piyasa yaptırımlı kanallar her geçen gün daha fazla insanın neoliberal kapitalizmin yaşamlarına ve geçim kaynaklarına yaptığı saldırılarla mücadele etmesi için yeterli araçları sunamamaktadır. Bu kıstırılmışlık hali, insanların siyasal otorite tarafından “davet edildikleri” fakat işlevsizleşen katılım alanlarının ötesine geçmesine, “vatandaşlığın isyancı pratikleri” üzerinden “icat edilen katılım alanları” ve “aktivizm formları” geliştirmelerine yol açmaktadır. Vatandaşlığın icat edilmiş bu yeni performatif yönleri neoliberalleşme sürecinde vatandaşlık kavramında ve anlamlarında yaşanan daha büyük bir dönüşüme, vatandaşlığı yerelde, yerel ötesinde ve artarak da ulus aşırı düzlemlerde yeniden inşa etme arayışlarına işaret etmektedir.

“The ‘Ghetto’ as Self-Fulfilling Prophecy? The Spatial Exclusion of Turkish Immigrants in Berlin” [Kendini Gerçekleştiren Bir Kehanet Olarak Getto? Berlin’deki Türk Göçmenlerin Mekânsal Dışlanması] başlıklı makalesinde Defne Kadıoğlu Polat, Almanya’nın kamusal söyleminde sözde göçmen “getto”larının ortaya çıkmasıyla ilgili uzunca bir zamandır devam eden tartışmalara tarihsel ve eleştirel bir perspektiften müdahale ediyor. Bunu yaparak da bu hâkim söylemin inatla ve ısrarla görmezden geldiği bir gerçekliği görünür hale getiriyor. Wacquant’ın Fransa’nın banliyöleri ve Amerika’nın siyahi “getto”ları üzerine yaptığı çalışmada da işaret ettiği gibi, “getto” kendinden menkul bir sosyo-mekânsal oluşum değildir. “Getto”nun bir tarihi ve o tarih içinde de gettolaşmayı yaratan maddi ve söylemsel pratikler yatmaktadır. Bir mekânı ve o mekânda yaşayanları damgalamaya yarayan pozitivist, ampirist, şimdiki zamana sıkışmış söylemler, bu söylemlerin öznelerinin “getto”ları inşa etmedeki dahlini görünmez kılarlar. Kadıoğlu Polat, çalışmasında Lefebvre’nin “soyut mekân” kavramından yola çıkarak ve Berlin örneğine yoğunlaşarak 1960’lardan günümüze kadar Almanya’ya misafir işçi olarak getirilen Türkiyeli göçmenlerin mekânsal ayrışmasına neden olan ve bu ayrışmayı kalıcı hale getiren ayrımcı kent, konut ve eğitim politikalarının izini sürüyor. Ardından da yeni bir soyut mekân algısı ve söylemi olarak ortaya çıkan “getto” söyleminin nasıl Türkiye kökenli göçmenlerin şu anda yaşadığı mahallelerdeki mekânsal ve toplumsal eşitsizliği derinleştirmeye yaradığını gösteriyor. Yazar, makalesini iki önemli gözlemle bitiriyor. İlk olarak damgalama ve değersizleştirme söylemi olarak “getto” söylemi ile yerinden etme ve el koyma stratejisi olarak neoliberal “soylulaştırma” politikaları arasındaki yapısal ilişkiyi vurguluyor. İkinci olarak da bu mekânları “özsel” olarak “göçmen”, “Türk” ve “Müslüman” “getto”ları olarak damgalayan söylemlerin bu mahallelerde yaşayanlarda güçlü bir mekânsal aidiyet yarattığına ve bu aidiyet duygusunun da soylulaştırmaya ve yerinden edilmeye karşı bir mücadele alanı yarattığına işaret ediyor. Kadıoğlu Polat’ın anlattığı hikâye ve sunduğu çerçeve Türkiye’de halihazırda yaşanmakta olan damgalama ve soylulaştırma dinamiklerine dair de kuşkusuz önemli açılımlar sunuyor.

“Kent Coğrafyasında Kadınların Güvenlik Endişeleri” başlıklı makalesinde Ceren Lordoğlu günümüzün en can alıcı sorunlarından olan ve fakat bir o kadar da göz ardı edilen bir meseleye dikkatimizi çekiyor: Ataerkil cinsiyet rejiminin dayandığı güç ilişkilerinin şekillendirdiği kentsel mekânın, kadınların kent coğrafyasına erişiminde ve kullanımında yarattığı eşitsizlikler ve sınırlandırmalar. Lordoğlu, araştırmasında bu eşitsizliklerin ve sınırlandırmaların özgül bir yansıması olan kadınların güvenlik kaygısına ve bu kaygının kadınların kentsel mekânı kullanma biçimlerine etkisine odaklanıyor. Kesişimsellik kuramının da işaret ettiği gibi, kadınların ataerkilliği deneyimleme biçimlerini kuşkusuz sınıfsal, bölgesel, etnik ve inanç kesenleri üzerinden oluşan farklılıklardan bağımsız düşünmek mümkün değil. Öte yandan, tüm bu farklılıklara rağmen kadınların ortak deneyimlerinden söz etmek de mümkün. Lordoğlu’nun İstanbul’un üç farklı ilçesinde farklı sosyo-ekonomik ve demografik gruplardan gelen kadınlarla gerçekleştirdiği mülakatlara dayanan çalışması da tam olarak bu ortaklığı su yüzüne çıkarıyor. Son zamanlarda özellikle de kentlerde giderek artan her cenahtan kadına yönelik cinsel taciz, şiddet ve kadın cinayetleri, kadınların güvenlik korkusunun genelleştiğini ve kadınların kent coğrafyasını deneyimlemesinde ve kullanmasında sınıfları kesen bir olgu haline geldiğine işaret ediyor. Peki bütün bunlar neden önemli? Lordoğlu, feminist coğrafya yazını ile Lefebvre’nin “kent hakkı” kavramından yola çıkarak, güvenlik kaygısının kadınların kentte yaşam deneyimlerini erkeklerden nasıl farklılaştırdığını ve kadınların kente erişimini sınırlandırılarak ve onları kamusal alandan çekilmeye zorlayarak kadınların kent hakkını ihlal ettiğini gösteriyor. Lordoğlu’nun makalesi ülkemizde henüz yeni yeni gelişmekte olan ve çok değerli çalışmaların üretilmeye başlandığı “cinsiyetli mekân” çalışmalarına kuramsal ve ampirik bir katkı yapıyor.

Dosyanın son makalesi Egemen Yılgür’e ait. “Lofçalı Muhacirler Mahallesi: Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi Ekseninde Peripatetik Toplumsal Organizasyon Biçimleri” başlıklı makalesinde Yılgür aşağıdan ve içeriden bakan etnografik bir sosyal tarih çalışması sunuyor. Yazarın ifadesiyle bu anlatılan “bir ailenin, bir sülalenin, bir kumpanyanın, bir mahallenin tarihidir”. Ama aynı zamanda bu minör hikâyeden yola çıkarak bütün bunların ötesine geçen bir toplumsal mekânı inşa etme, kurma hikayesidir de. Yılgür, Lefebvre’nin “mekân üretimi” kavramından yola çıkarak ve Bağımlılık Okulu ve Azgelişmişlik Kuramları’nın katkılarını da temel alarak peripatetik kökenli bir topluluğa mensup olan sekiz aileden oluşmuş Lofçalı Muhacirler Kumpanyası’nın 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından İstanbul kentsel mekânının bir kesitinin yeniden yapılanma sürecine nasıl müdahil olduğunu anlatıyor. Yazar, aynı zamanda bu grubun kendine özgü toplumsal organizasyon biçimlerinin de kentsel mekânı dönüştürmelerinde nasıl kolaylaştırıcı bir işlev gördüğünü belgeliyor. Yılgür’ün makalesi yurt dışından çok tanıdık olduğumuz ama ülkemizde çok yaygın olmayan kuramsal temelleri güçlü, makro değil mikro hikâyeler üzerinden ilerleyen ve sıradan öznelerin failliğini açığa çıkaran bir “aşağıdan” tarihçilik yazımı örneği. Umarız, Yılgür’ün çalışması genç akademisyenlere ilham verir ve Osmanlı dönemi gündelik kentsel yaşamın inşasına odaklanan daha çok minör tarihsel anlatılar okuruz.

Her zaman olduğu gibi bu sayımızda da ilginizi çekeceğini düşündüğümüz ve doğrudan dosya konusu ile ilgili bir söyleşimiz var. Minnesota Üniversitesi Sosyoloji ve Küresel Araştırmalar bölümlerinde öğretim üyesi olan Michael Goldman ile hem onu tanımayan okurlar için geçmişteki araştırmaları ve hem de şu an üzerinde çalıştığı küresel finans sermayesi ve küresel kent inşa etme projeleri üzerine konuştuk. 90’ların başında Saskia Sassen’in Londra, Tokyo ve New York şehirlerinin dönüşümünü incelediği aynı isimli kitabıyla popülerleşen “küresel kent” kavramı, zaman içinde küresel ekonomi-politiğin aktörleri ve kurumları tarafından sahiplenilerek küreselleştirildi ve hegemonik bir kentleşme söylemi ve projesi haline geldi. 1990’ların ikinci yarısından itibaren aynı söylemin İstanbul özelinde Türkiye’ye taşındığına ve sonraki yıllarda da öncelikle İzmir, Ankara gibi büyük şehirler olmak üzere neredeyse bütün şehirlerde bir kentleşme projesi olarak benimsenmeye başlandığına tanık olduk. Uzun bir zamandır başta Hindistan olmak üzere dünyanın pek çok yerinde küresel kent inşa etme girişimleri üzerine çalışan ve bu çalışmalarını İstanbul örneğine genişletmeyi isteyen Goldman, Türkiyeli okurları da yakından ilgilendiren küresel kentlerin inşasına ve ekonominin finansallaşmasına dair çok önemli tespitlerde bulunuyor. Küresel kent projesini günümüz rekabetçi küresel ekonomisi içinde piyasa dışında kalmış “az değerli” kamusal ve özel alanları ve ilişkileri gelecekte daha çok sermaye yatırımlarını çekecek “yüksek değerli” varlıklara dönüştürmeye çalışan spekülatif ve ulus-aşırı kentleşme projesi olarak tanımlayan Goldman, bu projenin toplumsal ve çevresel etkilerine dair de çok önemli tespitler yapıyor.

Sayımızda keyifle okuyacağınızı ve zihin açıcı bulacağınızı düşündüğümüz iki tane de müdahale yer alıyor. Doğrudan kent çalışmaları üzerine metinler olmasalar da, her ikisi de “kentte araştırma yapmak” üzerine olduğu için dosya konumuzla da yakından alakalılar. İlk metin Onur Uca’ya ait. “Beyaz Yakalılar Üzerine Yapılmış Bir Alan Çalışmasından Anekdotlar” başlıklı yazısının girişinde Uca’nın da dikkat çektiği gibi, Türkiye sosyal bilimler alanı bazı yazın türlerine halâ gereken değeri vermiyor. Örneğin literatür değerlendirmesi ve kitap eleştirisi henüz hak ettikleri ilgiye ve saygınlığa ulaşabilmiş görünmüyorlar. Lakin bu iki yazın türünden daha fazla ihmal edilmiş bir başka yazın türü ise Onur Uca’nın kaleme aldığı türden metinler, yani alan araştırmaları esnasında yaşanan deneyimleri, alana çıkmadan ve alan esnasında yaşanan zorlukları aşabilmenin yollarını anlatan metinler. Oysa bu türden metinler, sadece sosyal bilimci adayları için değil, tüm araştırmacılar için kıymetli bilgileri ve paylaşımları içerirler ve çok daha iyi araştırmalar yapılmasının önünü açarlar. İşte Onur Uca’nın “Kitlesel İşçiden Toplumsal İşçiye: Maddi Olmayan Emek ve Beyaz Yakalılar” başlıklı doktora tezi için yaptığı saha araştırmasından yola çıkarak kaleme aldığı metni de kariyerlerinin farklı aşamalarındaki sosyal bilimciler için elzem bilgiler sunuyor: Alana çıkmadan önce yapmanız gereken şeyler, pilot çalışma yapmanın önemi ve faydası, sahadayken dikkat etmeniz ve uyanık olmanız gereken şeyler, kuram-saha ilişkisi… Uca yazısında sadece deneyimlerini değil mülakat sorularını da paylaşarak aynı zamanda iyi bir sosyal bilim pratiğinin bilginin ve deneyimin kamusal paylaşıma açılması anlamına geldiğini de bize hatırlatmış oluyor.

Laçin Tutalar ise “Sesli Kamusal Alanları Ararken Bir Saha Anlatısı: Etik Kurulundan Çıkıp Sokak Müziğini Dinlemek” başlıklı müdahalesinde açık zihinli genç bir sosyal bilimcinin “sahayla imtihanını” anlatıyor. Tutalar, bir yandan sahaya çıkma ehliyeti alabilmesi için cebelleştiği saha kurgularını bizlerle paylaşıyor, diğer yandan da sahaya ayak bastıktan sonra sürekli olarak ondan kaçan, saklanan, bir türlü yakalayamadığı “sahanın gizlediği sahayı” arayışını çok keyifli ve öğretici anekdotlar ve kuramsal sorgulamalar üzerinden resmediyor. Bu arayış esnasında, araştırmacının sahasıyla birlikte kendisinin ve araştırma nesnesinin değişimine, kentsel kamusal alana, kamusal alanın görsellik üzerinden algılanışına, sesli kamusal alanın “temsil edilemezliği”ne ve sınırları belli olmayan, kaygan ve hareketli bir sahada araştırma yapmaya çalışmaya dair çok şey düşünüyor ve öğreniyoruz.

Son olarak sayımızda yine dosya konusuyla doğrudan bağlantılı üç kitap eleştirisi yer alıyor. İncelemelerin her biri kent çalışmaları alanında uzun zamandır ihmal edilmiş önemli meseleleri ele alan kitapları konu ediniyor. Bu nedenle her birini ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. İlk metin Helen Jarvis, Paula Kantor, Jonathan Cloke tarafından kaleme alınmış ve Yıldız Temurtürkan’ın çevirisi ile Dipnot Yayınları’ndan çıkmış olan Kent ve Toplumsal Cinsiyet’i inceleyen Dilek Köse’ye ait. Köse’nin de işaret ettiği gibi kitap, kent çalışmalarını toplumsal cinsiyet penceresinden değerlendiren, toplumsal cinsiyet temelli literatürü özetleyen ve sahadan vaka çalışmaları sunan geniş kapsamıyla feminist araştırmacılara, kent ve toplumsal cinsiyet ile ilgilenen akademisyenlere, öğrencilere ve aktivistlere tavsiye edilmesi gereken önemli bir başucu kaynağı. Özellikle de bölüm sonu uygulamaya dönük öğrenme etkinlikleri ve film ve kitap tavsiyeleri akademisyenlerin rahatlıkla kullanabileceği bir ders kitabı olduğuna işaret ediyor.

İkinci metin Murat Şentürk ve Harun Ceylan’ın editörlüğünü yaptıkları Açılım Kitap’tan çıkan İstanbul’da Yaşlanmak: İstanbul’da Yaşlıların Mevcut Durumu Araştırması kitabını inceleyen Berfin Varışlı’ya ait. Varışlı’nın da işaret ettiği gibi kitap, yaşlılık ve kent gibi üzerine daha çok düşünmemiz ve araştırma yapmamız gereken bir konuyu ele alması bakımından önemli. Bunun yanı sıra editörlerin de içinde bulunduğu bir grup akademisyenin İstanbul’da gerçekleştirdiği bir araştırmanın sonuçlarını sunması kitabı daha da kıymetli yapıyor. Okurlar kitapta yaşlılık ve kent çalışmaları alanındaki mevcut yazının genel hatlarını, yaşlılara yönelik dünyada ve Türkiye’de var olan sosyal politikaların ve uygulamaların değerlendirmelerini ve yaşlılarla yapılmış nicel ve nitel araştırmanın sonuçlarını bulacaklardır.

Son kitap incelemesi Ozan Başdener’in. Başdener, Nezar Alsayyad ve Mejgan Massoumi’nin derlediği ve Şevket Ataman’ın çevirisi ile Litera Yayıncılık’tan çıkan Dindarlık ve Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi adlı kitabı inceledi. Kitap, radikal dinciliğin tanımı, radikal dincilik türleri, radikal dinci faaliyetlerin var oluş koşulları ve işleyiş tarzları hakkında yürütülen teorik ve ampirik analizlerden oluşuyor. Başdener’e göre çalışma, radikal dinciliği sosyal bilim araştırmalarında işlemselleştirilebilecek bir kavrama dönüştürme çabasını taşıyor ve bunu da dünyanın muhtelif yerlerindeki grupların radikal dinci pratiklerini, farklılıklarını da göz ardı etmeden analiz etmek için ortak bir kavramsal çerçeve geliştirerek başarıyor. Lakin Başdener’in gözlemi, kitabın aynı şeyi mekân konusunda yapamadığı ve kitaba katkıda bulunan her bir yazarın farklı bir mekân kavramsallaştırmasıyla hareket ettiği. Buna rağmen kitap, güncelliği her geçen gün artan radikal dinciliği mekânın üretimi açısından ele alması bakımından çok önemli ve bu ilişki üzerine düşünen araştırmacılara ufuk açacak nitelikte.

Sayının takdimini bitirmeden önce dosyada yer alan makalelerin değerlendirilmesi sürecindeki yoğun emekleri için hakemlere teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten de onların titiz ve yapıcı eleştirileri olmasaydı bu dosya var olamazdı. Son olarak da Ulaş Bayraktar’a ve Berkay Çetin’e yardımları için teşekkür ederim.

Her zaman olduğu gibi takdimi gelecek sayının duyurusuyla sonlandıralım. 5. sayı Ümit Kurt ve Doğan Gürpınar’ın editörlüğünü yapacağı “Türkiye’de Tarih Zanaatının Seyri”.

Katkılarınızı bekliyor ve 4. sayıyı keyifle okumanızı diliyoruz.

 

Şerife Geniş (Adnan Menderes Üniversitesi/Sosyoloji Bölümü)

 

Kaynakça

Brenner, N. ve Theodore, N. (2002), ‘Cities and Geographies of Actually Existing Neoliberalism’, Antipode, 34 (3), 349-379.

Theodore, N., Peck, J. ve Brenner, N. (2012), ‘Neoliberal Kentçilik: Kentler ve Piyasanın Egemenliği’, İdeal Kent: Kent Araştırmaları Dergisi, 7, 21-37.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s