Ali Çarkoğlu: “Siyaset bilimcinin işi kâhinlik değildir”

Modus Operandi‘nin ikinci sayısında Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Ali Çarkoğlu’nu konuk etmiştik. Emrah Göker sormuş, Prof. Çarkoğlu, siyaset bilimini ve icrasını anlatmıştı.

– Şuradan başlayalım mı: Siyaset bilimi disipliniyle nasıl tanıştınız, bugünkü araştırma ilgilerinize nasıl bulaştınız, nasıl dert etmeye başladınız o konuları?

1982’de bir yıl İngilizce hazırlık okulu sonrasında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde lisansa başladım. O zaman Boğaziçi İİBF’de fakülteye giren öğrenci yanlış hatırlamıyorsam birinci yılın sonunda iktisat, işletme ve siyaset bilimi arasında tercih yapıp bölümünü seçiyordu. Bu konuyu hangi hocaya gidip konuşayım derken 101 siyaset bilimine giriş dersinde Üstün Ergüder ile tanıştım. Ergüder’e gidip konuştum, “ne yapayım, ne tavsiye edersiniz?” diye sordum. Neyle ilgili olduğumu sordu o da, siyasetle ilgilendiğimi söyledim ama kafam çok da net değildi doğrusu, ayrıntıları da çok hatırlamıyorum. Ama şunu hatırlıyorum: Ergüder’le 15-20 dakika konuştuktan sonra “git iktisat oku, sonra siyaset bilimi çalışırsın, ne yapacağına karar verirsin zaten” dedi. İkna oldum, iktisat lisansından sonra yüksek lisansa da aynı bölümde başladım ve ilk yılın ardından Amerika’ya gittim.

Yüksek lisanstan sonra iktisatçıların istediği kadar matematik ve analitik modelleme yapmanın hiç bana göre olmadığını anladım. Daha çok ampirik işler yapıyordum ve o işler arasında daha elle tutulur, politika tarafı kuvvetli olanları bana daha ilginç geliyordu. Bir arkadaşım Binghamton’da doktora yapıyordu. Onun tavsiyesi ile karşılaştırmalı kamu siyaseti çalışmak üzere SUNY (State University of New York) Binghamton’a doktora yapmaya gittim. Ama orada da fikir değiştirdim ve kamu siyasası çalışmak yerine siyaset biliminin en temel konularından biri olan oy verme davranışına odaklandım. Doktora sonrası Boğaziçi Üniversitesi’ne döndüğüm zaman, hatta doktora sırasındaki bazı hocalarım bile, bana “Ali niye bunlarla uğraştın çok eski, çok çalışılmış konular bunlar, şimdi daha ilginç konular var” diyorlardı. O günlerin yükselen konusu kimlik siyaseti üzerineydi ve niteliksel bir yöntem ağırlığı ile yürüyen bir tartışmaydı. Bense niceliksel çalışmalarla devam ettim. Ve özellikle ilk yıllarda sürekli bu tür işlerin anlamını savunur durumda buldum kendimi. Tabii ilerleyen yıllarda nicel ampirik çalışmalarımız üzerinden kimlik siyaseti bağlamında siyasal kültür, muhafazakarlık ve din siyaset ilişkisi gibi konularla ilgili de araştırmalarımız oldu.

Boğaziçi’ne döndükten sonra tezden bir şeyler yapmaya çalıştım. Bir bölümü European Journal of Political Research’de basıldı (Çarkoğlu, 1995). Partilerin parti programlarındaki manifestoları tek tek inceleyip kodlamıştım. O işin hikâyesi de enteresandır. Doktora sırasında yazın paramız olmuyordu, ABD üniversitesinde Mayıs’ta son maaşı aldıktan sonra ne yapacağız, kirayı nasıl öderiz diye düşünürken oradaki hocalardan birisi Rick Hofferbert, ki o da Üstün hocanın iyi arkadaşıydı, “bana parti manifestolarını toplayabilir misin” dedi, “yazın da”, dedi “sana para veririz sen de bunları kodlarsın”. Kabul ettim, ama nasıl toplayacağız, eşe dosta arkadaşlara haber ettik onlar bulabildikleri metinleri gönderdiler. Yazın ben de Türkiye’ye geldiğim dönemde Milli Kütüphane’den bazı manifestoları buldum. O yaz benim ailede herkes seçim manifestosu bulmak için bana çalışmıştır yani. Kayınvalidem epey topladı, annem topladı.

– Bu çalışmanız henüz doktora derecenizi almadığınız dönemde değil mi?

Evet, öğretim üyeliğine başlamadan önce. 1950-1995 arası bütün seçim manifestolarını toplamıştık, yaklaşık 50-60 belge. Hemen hepsini o yaz kodladım, içerik analizi yaptım. O analizden epey güçlü veri elde etmiştik, bununla ne yapılır diye düşündüm, sonra hem tezde karşılaştırmalı veri olarak kullandım hem de sonrasında Türkiye odaklı bir makale yazdım (Çarkoğlu, 1998). Dolayısıyla yola çıkışımda epey bir rastlantı etkisi var.

Tezimi iktisadi oy verme davranışı üzerine yazmıştım. Bununla ilgili de bir Türkiye makalesi yazdım, New Perspectives on Turkey dergisinde yayımlanmıştı (Çarkoğlu, 1997). Bir de o dönem öncesinde Fikret Adaman, Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nin dergisinde bir özel sayı yapıyordu, orada da siyasetin ekonomi politikaları üzerine etkisi ile ilgili bir makale yazdım (Çarkoğlu, 1995b). Böyle birkaç makaleyle başladıktan sonra farklı konulara yöneldik.

– Yine de temel araştırma ilginiz olarak seçmen çalışmaları günümüze kadar sürüyor değil mi?

A.Ç:  Zaten tez için o literatürün tamamını başından sonuna hepsini okuma durumunda oluyor insan, bütün o 30’lu 40’lı yıllardan beri gelen tüm klasik çalışmaları okuduktan sonra ana ilgi alanı olarak kalıyor. Diğer yandan ABD’de tez araştırmam sırasında hiç saha çalışması yapamamıştım, orada çok daha pahalı bir iş. Saha uğraşına ilk bulaşmam Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği üzerinden oldu; dernek, öğrencilerin istekleriyle ilgili bir çalışma yaptırmak istiyordu, ona girişmiştim. Tabii bundan sonra da üniversitenin saha çalışmalarını öğrenme konusunda bana sağladığı olanaklar çok önemlidir, bunu belirtmem gerekiyor. Ahmet Koç (İdari Bilimler Fakültesi eski dekanı), Ersin Kalaycıoğlu ve Yılmaz Esmer bir gün benimle konuştular, daha yeni yardımcı doçent olduğum günler, birlikte Mezunlar derneği için hem o zamanki öğrenciler, hem de mezunlarla epey bir veri toplayıp raporladık. Saha koşuşturmacası ile ilk tecrübem, ders kitaplarında anlatılan “örneklem nasıl çekilir, evren nasıl temsil edilir” gibi sorularla pratik olarak ilk tanışmam bu şekildedir. Mezunu olduğum bir okul hakkında öğrenciler üzerinden pek çok ilginç gözlem yapma fırsatı olmuştu bu projede. Boğaziçililerin iş dünyasına bakışları, kariyer kaygıları, yurtdışına yönelimleri vs. epey bir gözlem yapılmıştı. Okula ve bir anlamda kendimize sahada anket çalışmasıyla bakma fırsatı olmuştu. Üstün Hoca o zaman Boğaziçi rektörüydü ve mezunlar derneği aracılığıyla üniversitenin kendini ve öğrencilerini tanıması için anlamlı bir bilgi üretildi bu şekilde.

Boğaziçi Üniversitesi’nde ilk çalışmaya başladığım dönem, 1995-1997 o aralar, başka şeyler de oluyor tabii. Üniversitenin sevdiğim taraflarından biri oda arkadaşım olmasıydı; tabii tek başına odası olsun istiyor herkes artık, bu sevilen bir taraf olmayabilir. Oda arkadaşlarımla birlikte çalışmanın faydasını çok gördüm. Önce Mine Eder ve Gamze Avcı ile oda paylaşmıştım. Sonra da Kemal Kirişçi ile. Bu arkadaşlarımla birlikte yaptığım çalışmaların mesleğin başında çok yararlı olduğunu söylemeliyim. O sırada (1995-96 civarı) TESEV canlandırılıyordu. Kemal ve Mine ile Ortadoğu’da ekonomik ve siyasi işbirliği üzerine bir rapor yazdık TESEV için. Raporun İngilizcesini de kitaplaştırıp Routledge’tan çıkarmıştık (Çarkoğlu vd. 1998a; Çarkoğlu vd. 1998b). İngilizce kitap TESEV’in Türkçe raporu basmasından önce bile çıkmış olabilir, zira epey sarkmıştı bu raporun kamuoyuna sunuluşu. Routledge kitabı kütüphaneler dışında satmışsa 100 kopya satmıştır.

Öyle bir dönem ki, İsrail ile Filistin önemli bir müzakere süreci içindeler, 1993’te başlayan Oslo süreci.  Konu üzerine yaklaşık iki sene çalıştık Mine ve Kemal’le. Ortadoğu’da bu işbirliği nasıl çıkar diye kafa yorup analizi yapıp kitabı basana kadar bütün uzlaşma olumsuz bitmiş, eski kavga pozisyonlarına geri dönülmüştü. Haliyle yaptığımız araştırmanın da ilginç bir tarafı kalmadı ama birkaç yıl sonra şu “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi tartışmalar popülerleştiğinde bize sormuşlardı “siz bunu nasıl/niye yazdınız?” diye.

Diğer yandan bu İngilizce kitap, siyaset bilimi işiyle ilişkim açısından önemlidir: “Vay be, biz kitap yazıp basabiliyormuşuz” dedik kendi kendimize, bir güven geldi. İki sene emek harcadık hacimli bir kitap ortaya çıkardık, bu bizi etkilemişti çok. Bu çalışmadan sonra Mine ile Güneydoğu Anadolu Kalkınma Projesi üzerine işbirliği yaptık. İki proje arasında ilişki vardı; Türkiye için Ortadoğu’nun temel bir önemi su kaynakları, diplomasinin temel belirleyicilerinden biri olarak su meselesi karşımıza çıkıyor. Suyun siyaseti üzerine ne yapabiliriz diye düşünürken GAP hakkında çalışmaya başladık. Güneydoğu Anadolu kalkınma projesi üzerine çalışmaya başladık.

Ford Foundation Kahire’de Middle East Research Competition (Ortadoğu Araştırma Yarışması, MERC) adlı bir fon veriyordu, araştırma kurgumuzu oraya gönderdik. 15.000 dolar gibi bir araştırma bütçesi vermişlerdi, dönem için, bir araştırma için çok iyi kaynaktı. Bu kaynakla GAP hakkında epey bir saha çalışması yapma imkânı yakaladık, barajları ziyaret ettik, sulama projelerini gözlemledik, yetkililerle görüşmeler yaptık, bölgedeki iktisadî oyuncuları inceleme şansımız oldu. Güneydoğu Anadolu bölgesini tanıma fırsatı sağladı çalışma bize. Ben İzmirliyim, o tarihe kadar hiç Diyarbakır’a gitmemiştim, bildiğim, tanıdığım bir coğrafya değildi. Aynı zamanda da Helsinki Yurttaşlar Derneği’nde çalışıyorduk, Kemal Kirişçi de o zaman oradaydı. Fikret Adaman’la beraber bir de orada yerel kalkınma üzerine araştırmalar yapmaya çalışıyorduk.

1998-1999 dönemi, yerel belediyeler halkı doğrudan belediye meclislerine katıp birlikte tartışmak ve çözüm üretmek üzere çalışmalar yapıyorlardı. Biz Çanakkale’ye gittik ilk seferinde, “Halk Meclisi” gibi bir ismi vardı sanırım o zaman.  İsmail Özay o zaman Çanakkale Belediye Başkanı, orada gördüklerimiz, işleyiş çok hoşumuza gitmişti. Daha sonra biz hep o tür katılım mekanizmalarının niye bazı yerlerde işleyip bazı yerlerde de işlemediği üzerine kafa yormaya başladık. Mesela Çanakkale’de, Ege’de sulama projelerini yerel halk sahipleniyor ve uzun dönemli bakımını yapıyor; (suyu kim alacak, önce hangi tarlaya gidecek, kim ne kadar suyu kullanacak), gündelik hayat için önemli meseleleri müzakere ederek karar alabiliyorlardı. Oysa Güney Doğu bölgesinde bu tür katılım mekanizmaları o dönemdeki çatışma ortamında hiç çalışamıyordu. Bakıyorsun bütün sulama kanalları kırılıyor, uzun dönemli bakım yapılmıyor ve proje ölüyor. “Neden böyle oluyor?” bunu anlamak önemliydi, onun üzerine epey düşündük ve Mine ile yazdık (Çarkoğlu ve Eder,  2001). Ama sonradan anladık ki bizim tartıştığımız, politika odaklı, katılımcı mekanizmanın Kürt nüfusunun yoğun olduğu coğrafyada o zaman için bir karşılığı yoktu. “Akademisyenler böyle diyor” noktasında kaldı dediklerimiz.

– Tam kariyerinizin bu dönemeci üzerinden bir gözlem yapmanızı isteyebilir miyim? Türkiye’de siyaset bilimcilerin politika önerileri üzerinden bürokratlarla, devlet alanıyla kurdukları ilişki hakkında. O dönemi düşünün, günümüzü de düşünün. Türkiye’de akademisyenlerin yeni yeni sivil toplum kuruluşlarını, yurtiçi ve yurtdışı fon sağlayıcılarını tanımaya başladığı bir dönemde araştırmalarınız için doğrudan bu ilişkilerden yararlanmış birisiniz. Diğer yandan devlet alanıyla araştırmacının kurduğu ilişki daha zor olabiliyor. Alana erişimi kısıtlanıyor, kontrol edilmek isteniyor. O dönemden bugüne nasıl yorumlarsınız? Dergi olarak bu konuyu önemli görüyoruz, çünkü sosyal bilimcinin, siyaset bilimcinin çalıştığı meseleler itibarıyla devlet alanına bir şekilde erişimi olması gerekiyor, ama galiba bu erişim meselesinde Türkiye’de önemli sorunlar var.

Dediğiniz erişim ve ilişki hakikaten çok zor. Önce fon sağlayıcılar kısmıyla ilgili birkaç şey söyleyeyim. Ben o dönem Boğaziçi Üniversitesi’nin bürokrasi içindeki çevresinin de yardımıyla bu tür projelerde yer alma fırsatı buldum. Bununla birlikte yaptığımız işi kolaylaştıran başka bir şey de Helsinki Yurttaşlar Derneği ve TESEV’in sosyal araştırmalar için kaynak yaratmalarıydı. O fonların bana öğrettiği bir modalite oldu: Bir proje için bir kaynağa başvuruyorsun, üniversiteden bulamayacağın bütçeyi sağlayabiliyorsun ve yaptığın iş üzerinden bilimsel yayın çıkarıyorsun. Bu modaliteyi bugün de sürdürüyorum açıkçası. O yıllarda pek çok akademisyen ek gelir için başka üniversitelerde ders vermeyi tercih ediyordu, benim tercih ettiğim yol projelere başvurup hem yayın yapmayı hem de biraz ek gelir elde etmeyi bu şekilde gerçekleştirmek oldu.

MERC destekli çalışmayı bitirdikten sonra o dönem Fikret Adaman’la beraber TESEV desteği ile kamu sektörü üzerine bir araştırma yapma fırsatı bulduk (Adaman ve Çarkoğlu, 2000). O çalışma bizi daha sonra kamu sektörü nasıl işliyor fikrinden yolsuzluk araştırmalarına taşıdı. Yolsuzluk üzerine yaptıklarımız ayrıca ilk kez içinde olduğum bir araştırmanın medya gündeminde yer bulmasına neden olmuştur. Kamu politikasını yapan aktörlerle en doğrudan temaslarımız bu büyük yolsuzluk araştırmalarıyla oldu, 2000’lerin başında Fikret Adaman ve Burhan Şenatalar ile birlikte birkaç tane yaptık (Adaman vd. 2001; Adaman vd. 2003; Adaman ve Çarkoğlu 2003). Benzer şekilde, Binnaz Toprak’la 1999’da tamamladığımız din araştırması da, devlet alanına erişimle ilgili bir başka tecrübeydi (Çarkoğlu ve Toprak, 2000). Bu erişimle ilgili işimizi kolaylaştıran unsur, fon sağlayıcılardı: Kamu politikalarının yapıcılarıyla temasları bu kuruluşlar kuruyor, sizi tanıştırıp yetkililerin sizi dinlemelerini sağlıyor. Ha, dinliyor da ne oluyor, siyaset bilimci onları nasıl etkiliyor emin değilim ama bir akademisyen olarak, bilimsel çalışmanızı doğru bildiğiniz şekilde tamamlama imkânı buluyorsunuz. Medya aracılığıyla, araştırma bulgularınızdan politikacıların kulağına bir şeyler gitmesini sağlıyorsunuz, sonuçlarınız kamuoyuna anlatma fırsatları yakalayabiliyorsunuz. O zamanki pek çok siyasetçi, bakan, müsteşar ile tanışma olanağımız oldu yaptığımız çalışmalarla. Politika yapımına bir etkimiz bence pek olmadı ama Ankara’nın nasıl çalıştığını öğrenmiş olduk.

Öğrendiklerimizi kendi yayınlarımızda bilimsel bulgular olarak anlattık. Raporlar, kitaplar ve makaleler yayınlayabildik. Devlet alanına erişim üzerinden kurduğum ilişkilerde belki de en uzun süreli beni meşgul edenin yolsuzluk ve rüşvet konusu olduğunu düşünüyorum. 2000’lerin başında toplumun küçük ve büyük yolsuzluk biçimleri konusundaki algı ve davranışlarını ölçmeye çalıştık. 2003’ten sonra TESEV bu konuyla ilgilenmez olunca, sonraki 10 yıl boyunca çalışmalar da durdu sanki. 90’lı yılların sonundaki dönem gündelik hayatta kim polise ne kadar rüşvet verir, belediyede işin varsa bu kaça halledilir falan çok gündemdeydi ama elde nicel bir veri temelinde tartışma yapacak veri yoktu. Bizim çalışmalar konuyu gündemde tartışmak için önemli bir temel sağlamış oluyordu. O dönemde ölçtüğümüzde ciddi oranda insanın günlük yaşamında kamu idarecileri ile irtibat içinde oldukları zaman kural haline gelen bir ödeme yapmasının söz konusu olduğunu gördük/tespit ettik. Bunları gündeme getirdikten sonra gidelim bir de iş dünyasındaki duruma bakalım demiştik. Küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinden Türkiye’yi temsil gücüne sahip güzel bir örneklem çıkardık. İş dünyasının ne kadar büyük ve gereksiz bir yük taşıdığını ve gerçekten hiç etkin olmayan üretim biçimlerinin rüşvet ve yolsuzluk içeren ilişkiler sayesinde nasıl devamlılık kazandığını gözlemledik. İşte o noktada, toplumla ve iş dünyasıyla çalıştıktan sonra benzerini kamu bürokrasisi içinde yapmamız lazımdı ama açıkçası o noktada tıkandık. Kamuda ilgili herkesle tanışmıştık, bakanlar bize “çok önemli bunu yapmamız lazım” diyorlardı, bürokratlar “harika” diyorlardı ama tıkandık, yapamadık. Ondan sonra da AKP iktidara geldi ve bu konu bitti, ancak yakın zamanda yeniden konuşulmaya başlandı.

– Cemaat-AKP çatışması ile birlikte.

Bir tek o zaman konuşuldu. Hâlbuki biz 2008 yılında da sahaya inmiştik bu konuda. 2009 yerel seçimlerinden evvel yerel yönetimlerde rüşvet ve yolsuzluk konusunun önemli bir sorun olabileceği varsayımından hareketle TEPAV desteği ile bir çalışma yaptık, Fikret Adaman ve Burhan Şenatalar ile birlikte (Çarkoğlu ve Şenatalar, 2009). Çok ilginç bir şekilde beklediğimizden çok daha az küçük ölçekli yolsuzluk bulduk. Bu çalışmadan sonra yolsuzluk ve rüşvet cazibesini giderek yitiren bir konu haline dönmüştü.

– Yolsuzluk, ya da daha genel anlamda politik ve gündelik yozlaşma, Türkiye’de başka siyaset bilimcilerin 2000’lerde pek araştırma nesnesi haline getirmediği bir konu, doğru mu? 2003’teki yayınlarınızdan sonra 2009’a kadar pek çalışma yok, sonra Cemaat-AKP çatışmasına kadar arada yine pek yok.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapılan çalışmaları hatırlatmak lazım. Nurhan Yentürk ve Laden Yurttagüler’in koordinasyonunda Kamu Harcamalarını İzleme Platformu var. İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi altında yurttaşların mahkemelerdeki tecrübeleri üzerine yapılmış çalışmalar var. Ama daha büyük ölçekli bir çalışma yapılmadı. Zor da bir iş, saha çalışması ucuz bir şey değil, ulusal bir örneklem için en az 1500-2000 kişi ile görüşmek gerekiyor. Bunu yapmak için de epey bir kaynak harcanması gerekiyor. 2014’ün sonunda TÜSİAD bir araştırma yaptırdı, farklı bir yaklaşımla yapılmış bir çalışma idi (TÜSİAD, 2014).

Açıkçası burada rahatsızlık veren metodolojik bir şey de var: 2001-2003 ve 2008 çalışmamızda kullandığımız soruları –her ayrıntı raporlarımızda var– konuyla ilgilenenler yinelenebilirlik açısından sahada bu soruları sorabilecekken her çalışmada tekerler yeniden icat ediliyor, her araştırmacı aynı konuda yeni sorularla farklı ölçümler yapıyor ve bulguları yıllar arasında karşılaştırmanın olanağı kalmıyor. Üst üste inşa edilen bir araştırma gündemi oluşamıyor. Bu tür araştırmalarda benim gördüğüm hissettiğim en büyük zorluk bu. Bazı konularda biz hemen hemen ilk saha çalışmalarını yaptığımız için daha evvel Türkiye’de bu nasıl çalışılmış diye baktığımızda pek bir şey bulamıyorduk. Tek tük yapılmış şeylere de referans vermiştik. Mesela Üstün Ergüder, Ersin Kalaycıoğlu ve Yılmaz Esmer’in Türkiye ayağında içinde olduğu Dünya Değerler Araştırması’nda kullanılan bazı soruları pek çok araştırmada aynı şekilde kullandık. Ya da mesela 2002’de Ersin Kalaycıoğlu ile yaptığımız seçim araştırmasını çalışan soruları aynen kullanarak 2007, 2011 ve yakın zamanda 2015 seçimleri için tekrarlama fırsatı bulduk. Yani bunlar sürekli olması nedeniyle o alandaki temel birtakım göstergeleri takip etme olanağı veriyor bize. Bir de 2002’de ne kadar önemli bir seçim oldu, o zaman pek farkına varmıyorduk ama şimdi dönüp baktığımız zaman görüyoruz ki, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının nasıl oluştuğunu birinci elden gözleme imkânı elde etmiştik.

Bu tür çalışmalarda bir diğer sorun da ulaşılabilir veri yokluğudur. İlk yıllarda yürüttüğümüz çalışmaların verileri hala kamusal alanda ulaşılabilir duruma getirilemedi. Bu kadar yıl sonra bile bu iş için gerekli zamanı ayıramamış olduğumuza üzülüyorum. Ancak 2008 yılında Uluslararası Saha Çalışmaları Programı (International Social Survey Program-ISSP)’na TUBİTAK desteği ile dâhil olduk Ersin Hoca ile birlikte. O tarihten bu yana her yıl bir değişik çalışma yürütüp bu çalışmanın verilerini de GESIS arşivlerine yükledik. Herkesin gayet kolay ulaşabileceği 40-50 ülkede aynı sorularla yürütülmüş bu çalışmanın verilerini araştırmacıların kullanımına açtık. Birkaç yılın Dünya Değerler ve Avrupa Sosyal Taraması (European Social Survey-ESS) ile birlikte ISSP verileri artık Türkiye’yi karşılaştırmalı perspektiften nicel olarak çalışmak isteyen araştırmacıların web üzerinden kolaylıkla ulaşabilecekleri veri setleri olarak mevcut.

– Sizin tecrübenizde siyaset bilimcilerin araştırmaları üzerinden medya ile ilişkilerinde ne gibi sorunlar var? Araştırmacı gündemde bir konuyu çalışıyorsa medya ile ilişkisini yönetebiliyor mu?

Şöyle söyleyeyim. Doktora çalışmamdan itibaren temel ilgi alanım olduğu için seçim araştırmalarına çok değer veriyorum. Burada büyük bir şansım oldu: 1999 ve sonrasındaki tüm genel seçimlerden önce o seçimin bir araştırmasına dâhil olabildim. 1999’da Öcalan tutuklandığında din araştırması için Binnaz Toprak’la sahadaydık. Türkiye’de dini saiklerle nasıl değer ve davranış örüntüleri oluşuyor, bunu merak ediyorduk. Yine çok çalışılmamış konulardı bunlar. En temel şeyler dahi bilinmiyordu; örneğin “ne kadar dindarız?” Gündelik dilde konuşulduğu kadarıyla biri “çok dindarız” der, diğeri “yok o kadar da değil eskiden daha çok dindardık” der. Ama bir sosyal bilimcinin ölçüm üzerinden konuyla ilgili bir şey söylemesi mümkün değildi, çalışma yoktu. Biz de o zaman bu soruları soralım, bunları ölçelim diye sahaya inmiştik; Binnaz Hocanın da doktora döneminden yaptığı çalışmalar din-siyaset üzerine olduğu için onun konuyla ilgili bir yetkinliği vardı.

1999’un Mart’ında medyayla ilk sonuçları paylaşmıştık diye hatırlıyorum. Pek çok konuda herkesin ilk defa gördüğü sonuçlardı. Ne kadar dindarız?, memleketin kaçta kaçı Cumaya gidiyor?, vs. Bir sürü tutum ölçen sorularımız vardı, medyada “nasıl böyle yüksek çıkar, düşük çıkar” diye tartışılmıştı. Tabii ki dönemin koşullarında sonuçlar, “şeriat talebi” ya da “şeriat, irtica tehdidi” gibi aşırı uçlara savrularak tartışıldı. “Şer’i kurallara dayalı bir yönetim olması fikrini ne kadar desteklersiniz?” diye bir soru sormuştuk. % 21-22 civarında insan buna “evet olabilir, isterim” diye cevap veriyordu. Kimisi için çok yüksek düzeydi kimisi için değildi. Bu işte, bir araştırma sonuçlarının kamuoyu tarafından anlaşılıp tartışılmasıyla ilgili ilk ciddi tecrübemiz. Sizin araştırmayı tasarlar ve uygularken çok önemsemediğiniz bir konu kamuda ilgi uyandırıyor, sizin niyetleriniz dışında bir yere doğru kayıyor tartışma. Size atfedilen pek çok laf edilmeye başlıyor, “hocalar tehdit yok dedi, var dedi” diyorlar mesela. Biz oysa öyle bir şey söylemiyorduk.

Sonradan yolsuzluk çalışmalarında da medyayla iletişimde benzer sonuçlar olmuştu ama bu örnekteki kadar rahatsız edici olmamıştı. Neden olmamıştı? Çünkü din araştırması daha “hassas” konulara değiniyordu, çok temel anayasal haklarla ilgili bir tartışmada sizin rahat bir şekilde üstlenmeyeceğiniz fikirler size atfediliyor, tartışmanın tarafı haline getiriliyordunuz. Bundan çok rahatsız olmuştum, hâlâ da olurum çünkü hep sürdü bu. Nasıl kaçınabilirsiniz, çok zor.

– Ya da şöyle sorabilir miyiz: Medyanın bilimsel bulguları uç pozisyonlara savurmasını engelleyemese de, sosyal bilimci medyayla ilişkisini nasıl yönetebilir?

Bulgularla ilgili yorumları, analizleri medyaya aktarırken çok dikkatli olmak gerekiyor. “Bu benim yorumumdur” dediğimiz şeyleri iyi anlatmak, keskin bir dille konuşmamak gerekiyor. “Bu istatistik böyle, çok net bir şekilde görülmüyor ama böyle de yorumlanabilir” diye verelim ondan sonra susalım. Benzer bir zorluk seçim çalışmalarıyla ilgili mesela. Ben asla tahminde bulunmuyorum medya karşısında.

1999’daki din çalışmasına dönersek: Araştırmada şunu gördük ki şeriat rejimine evet diyen pek çok kişi bu tür bir rejimin sonucu olarak bazı düzenlemeleri hiç istemiyor. Yani bu % 20 “şer’i düzene evet” diyen grubun çoğu örneğin çok eşliliği benimsemiyor, kadınların mahkemedeki şahitliğinin eşit olmamasına ya da kadınların miras hukukunda daha eşitsiz pay almalarına katılmıyor. Bu o noktada önemli bir sonuçtu ve zaten, 1999’dan beri takip etmeyi sürdürdük sahada, sürekli düştü bu “şeriat talebi” denen şey. En son 2015’te 3-4 puanlık bir sıçrama oldu, onu da sanıyorum IŞİD’in gündemde oluşuna atfedebiliriz, ama çok marjinal bir yükseliş. Demem şu ki, o yıllarda kamuoyunda çok yaygın olan bu “irticacılar gelecek, memleketi ele geçirecekler, din devleti kuracaklar, Türkiye İran olacak” vb. yaklaşımların aslında toplum içinde pek bir yansıması olmadığını gösteriyorduk. Gösterdiğimiz zaman da medyada bize kızıyorlardı. “Siz bunların aleti oluyorsunuz” türünden pek çok ithamla karşılaştık o zamanlar.

Seçim çalışmalarıyla ilgili noktaya dönersem: 2002’de ve sonrasında içinde olduğum saha çalışmalarının çoğu seçimlerle ilgili, ismim de seçim çalışmalarıyla anılmaya başlayınca baktım ki medyada hep benden (benim gibi diğer benzer araştırmacılardan da) “tahmin” bekleniyor. Ersin Kalaycıoğlu ile üzerimizdeki en büyük baskı, her seçimden önce yaptığımız araştırmanın sonuçlarını açıklamamız.

– Kâhinlik bekliyorlar.

TESEV gibi araştırma için fon veren sivil toplum kuruluşlarının beklentisi de kâhinlik değilse de araştırmacıların akademik ilgilerinden oldukça farklı: Kamuoyunda tartışma konusu olsun, kuruluşun da gündem üzerinde bir ağırlığı olsun vs. Yanlış anlaşılmasın: Araştırmalarımız üzerinden söylediklerimize hiçbir fon sağlayıcı “onu değil şunu söyleyin” diye karışmamıştır. Yine de, araştırmanın konusu dahi orada aslında gündemi belirlemiş oluyor. İnsanlar iktisadi durumdan memnunlar mı değiller mi, siz ne derseniz aslında soruyu sorarak gündem için önemli bir tartışma konusu belirlemiş oluyorsunuz. Biz o zaman Ersin hoca ile kesin bir karar verdik, seçim sonuçlarıyla ilgili tahmin oyununu oynamayacağız dedik. Oyunu oynayanlar arasında şu bile oluyor: “Şu seçimi şu kadar yakın tahmin eden uzman” diye bir şey türedi. Özellikle anket veya araştırma şirketleri tarafında, “bilimsel araştırma” dedikleri zaman ben biraz dikleniyorum. Tamam, bir araştırma var ama ne kadar bilimsel onu bilmiyoruz. Bana metodolojisini anlatmıyor. Bu araştırmaların pek çoğunda tahmincilerin bilimsel standartları son derece düşüktür. Bu standartları yüksek tuttuğumuz zaman daha iyi tahminde bulunabilir miyiz onu bilmiyoruz çünkü hiç tahmin için kullanmıyoruz, bulamayabiliriz. Çünkü biz birtakım kuramsal beklentileri test etmeye çalışıyoruz orada.

– Ersin Kalaycıoğlu ile işbirliği yaptığınız dönemin araştırmalarında ortaya çıkardığınız bir “kutuplaşma” analizi var Türkiye’ye dair. Bunun gelişimini anlatabilir misiniz biraz?

A.Ç: Tam hatırlamıyorum ama galiba ilk kez 1999 din araştırmasında Binnaz hoca ile baktığımız zaman çok net bir şekilde gözüken bir şey vardı: İki grup var, birinin ak dediğine diğeri kara diyor, en karikatür şekli ile böyle söylenebilir bu. Grupların büyüklükleri üzerinde de biraz kafa yoruyorduk o zamanlar ama bence onun çok büyük önemi yok. Çarpıcı olan, hakikaten değerler, tercihler olarak birbirinden tamamen ayrı iki Türkiye, en az iki Türkiye, görüyordunuz. En az diyorum çünkü o dönemlerde Kürtlerle ilgili fazla bir bilgimiz yoktu. Gerek örneklem içindeki ağırlık olarak, gerek kim Kürttür sorusunun cevabı olarak, Kürtleri daha çok nerede buluruz türünden araştırma hassasiyetleri biraz daha sonra gelişti açıkçası. 1990’larda öyle kıra gittiğiniz zaman sen Kürt müsün değil misin diye konuşmak kolay olmuyordu. Diğer yandan 1999 araştırmasında “Kürtçe konuşma” ile ilgili bir sorumuz da yoktu.

2000 yılında TESEV tarafından basılan din araştırması raporunda net bir şekilde kutuplaşmanın keskin olduğunu yazdık. 2006 yılında da din araştırmasını yineledik ve muhafazakârlık üzerine de bir başka araştırma yaptık. Her ikisinde de eskiden gözlemlediğimizden daha da derinleşmiş bir mesafede birbirinden ayrışmış gözüküyordu bu gruplar. Görece daha büyük olan bir grup geleneksel değerlere bağlı, mütedeyyin ve oldukça muhafazakâr tercihler yaparken daha küçük olan grubun dinlerini yaşama şekilleri, ibadet pratikleri daha zayıf siyasal jargon ile laiklik prensiplerine bağlı ve görece daha az muhafazakâr iki grup birbirinden git gide uzaklaşıyor diye görüyorduk. Burada her iki grubun da düzey olarak oldukça muhafazakâr olduklarının altını çizmek gerek. Aralarındaki sadece görece bir fark var. Türkiye’nin dindarlık konusunda karşılaştırmalı yerini ise Dünya Değerler Araştırmasındaki birkaç sorunun ötesinde sadece dindarlık üzerine yoğunlaşan bir araştırmayla 2008’de görebildik. Uluslararası Saha Araştırmaları Programı (ISSP) üyeliğimizin ilk yılında dindarlık üzerine bir saha çalışması yaptık ve 45-50 ülke arasında nerede olduğumuzu görebildik: en muhafazakâr uçta yer alıyorduk.

Kutuplaşma analizini, 2002’deki araştırmamızda (Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu, 2007) yaptığımız bir yenilikle daha net ortaya çıkarmaya başladık. Panel çalışması bizim için de, Türkiye’de de bir yenilikti, bunu denedik ve seçim öncesi görüşülen aynı kişilerle seçim sonrasında da görüştük. Mutlaka bir ölçekte vardır ama Türkiye için ulusal temsil niteliğinde bir örneklemle başka panel çalışması yapan var mı, açıkçası bilmiyorum. 2002 seçiminden önce gittiğimiz aynı kişilere seçimden sonra da gittik sorular sorduk. Ek olarak bir de seçim sonrası kontrol örneklemi çekmiştik. Dolayısıyla bu iki gözlem arasında erişemediğimiz insanların ikinci aşamada çarpık örneklem yaratıp yaratmadığını gözlememiz için bir de bağımsız ayrı bir örneklem de seçebilmiştik. Panelde insanların zaman içinde fikirlerini nasıl değiştirdiklerini görüyorsunuz. 2011 seçimlerine geldiğimizde medyanın bu fikir değiştirme üzerinde etkili olduğunu düşünmeye başladım.

– Medyadaki yayınların insanların siyasi parti tercihlerine etkisini mi kastediyorsunuz?

Evet. Medyanın seçim kampanya sürecine bir etkisi olduğunu görmeye başladım. 2011’den itibaren geriye dönük olarak 2002, 2007, 2011 seçimleri için seçimden evvelki iki ay süresince 15 gazeteyi içerik analizine tabi tuttuk. Bu çalışmayı 2011-2013 arasında, 2,5 yılda tamamladık, Koç Üniversitesi’nde epey asistan ve öğrenci bu işte çalıştılar. Şimdi elimizde seçime doğru giden iki ayda gazetelerde siyasetçilerin ve partilerin nasıl yansıtıldığına dair içerik ölçümleri oluşmuş durumda. 2011 seçimi için ulusal televizyon kanallarının ana haber bültenlerinin de elektronik ortamda kayıtlarını aldık ve bu haber bültenlerinin de içeriğini kodladık. Kutuplaşmayı çok net gördüğümüz bir başka yer burası oldu. Lemi Baruh ve Kerem Yıldırım’la beraber bu analizin sonuçlarını yayınladık (Çarkoğlu vd. 2014). Seçim yaklaşırken kutuplaşma ciddi bir şekilde yükseliyor. Medyada aktörler gitgide daha kutuplaşmış bir şekilde seçimi tartışmaya başlıyorlar. Şunu görüyoruz panel yapınca: Birinci ayakla ikinci ayak arasında fikir değiştirenlerin fikirlerini etkileyen medya olarak gözüküyor. Bence şu açıdan önemli bir bulgu: Türkiye demokrasisinde basının önemi nedir, etkisi nedir diye tartışıyoruz ama bunu ölçebilmek ayrı bir değer taşıyor. Belli ki parti tercihini değiştirme eğiliminde olan insanların fikirlerini etkileme gücü oluyor medyanın. Elbette ki tek belirleyici değil, ama anlamlı bir rol oynuyor.

– Bu etkiyle ilgili bir hususu açabilir misiniz: Daha çok medya hangi tür seçmeni hangi partiye itiyor? Yani daha çok merkez sağ içinde mi bir oynamaya sebep oluyor yoksa merkez soldan sağa, sağdan Kürt hareketinin partisine vb. doğrultuları da var mı?

Açıkçası bu analizin üzerinde halen çalışıyoruz. Beklentimiz şu: İdeolojik gruplar arasında bir kayma değil de ideolojik gruplar içerisindeki kayma daha belirgin olmalı. Bir ideolojik grup içerisinde tamamen kararsız, ortalarda olan seçmeni bir uca doğru ittirebiliyor medya. Solcuları sağcı ya da sağcıları solcu yapacak kadar güçlü bir etki değil. Çünkü zaten daha net sol-sağ tercihleri olanlar karşı kutbun gazetelerini okumuyorlar. Ama orta yerde kararsız olup da çizgisi keskin olmayan, “ana akım” gazeteleri okuyorsanız etkiye açık oluyorsunuz (ki zaten uç pozisyonlarda duran gazetelerin okurları her zaman daha düşüktür). Ana akımdaki gazetelerin içinde herhangi bir partiye doğru meyleden bir yayın politikası varsa sizi o partiye doğru ittirebiliyor. O açıdan bence bu tür gazetelerin kutuplaşmadan uzak yayın yapmaları çok önemli bir şey.

– 1999’da Binnaz Toprak’la yaptığınız çalışmadan beri gözlemlediğiniz kutuplaşmanın niteliğinde bir değişim var mı? Yani kabaca laik-dindar vb. kategorilerle işaretlenen bu eksenin karakteristiği Türkiye’de hep aynı mı kaldı, 2000’ler boyunca?

1999-2002 arasında bugüne kıyasla bir fark, siyasi arenada kutbun her iki tarafında da temsilci olabilecek partilerin çokluğuydu, bu ayrılıkları güçlü bir şekilde temsil edebilecek, parti kimliğini buraya oturtabilecek bir liderlik yoktu. Siyasi arena bölünmüştü. Genel olarak grupları kestirebiliyorduk tabii. Muhafazakâr gruba karşı daha az muhafazakâr grup şeklinde en genel olarak tasvir etmeyi tercih ediyorum ama ikinci toplumsal grup da hiçbir zaman liberal değil ki. Çalışmalarımıza aldığımız tepki açısından bir şeye değineyim, beni inciten bir konudur. Biz diyoruz ki Adalet ve Kalkınma Partisi olsun, Saadet Partisi, Fazilet Partisi ya da Refah Partisi olsun, ta başına gidelim. Bu seçmen topluluğu daha muhafazakâr diyoruz. Karşısında Cumhuriyet Halk Partisi oluyordu her zaman. Böyle gösterince diyorlar ki, “e CHP de muhafazakâr”. Tamam, ama ayrışmayı karşılaştırıyoruz, CHP’ye “daha az muhafazakâr” diyoruz. Muhafazakâr değil demiyoruz. Türkiye’de hiçbir zaman liberal düşünceyi gerçekten benimsemiş anlamlı büyüklükte bir toplumsal grup yok, öyle bir yer değil burası. Bize kızıyorlar, “CHP’yi liberal gibi gösteriyorsunuz aslında onlar liberal değil”. Biz de diyoruz ki zaten, araştırmalarımızın ortaya koyduğu en büyük sorun şu: Herkes çok muhafazakâr! Bizim daha muhafazakâr dediğimiz kesime daha liberal deme eğilimi oluyordu o yıllarda. Yani 2000’lerin başı ve ortalarına kadar hatta son birkaç seneye kadar bu argüman hep söylendi. Ben değişik ortamlarda farklı arkadaşlarla tartışırken hep şöyle bir ithamla karşı karşıya kalıyordum: “Siz gerçek muhafazakârın kim olduğunu bilmiyorsunuz, sizin muhafazakâr dediğiniz AKP aslında ilerlemeyi destekleyen,  ilerici bir parti. Sizin daha az muhafazakâr dedikleriniz esas Türkiye’yi geçmişe çıpalayan, Eski Türkiye’yi isteyen, değişimi reddeden CHP.”

İyi de, bizim burada bilim insanı olarak söylemek isteğimiz şey bu söylenenlerin hep görece kavramlar üzerinden algılandığı. Örneğin hoşgörü hangi grupta daha fazla diye baktığınızda hiçbir yerde bir Avrupa ülkesindeki kadar hoşgörü yok Türkiye’de. Ama seçmenler arasındaki ayrışmalara baktığınızda hoşgörü düzeyi daha yüksek kesim her zaman Şerif Mardin’in yaklaşımıyla “merkez partisi” diyebileceğimiz partilerin seçmeni. “Çevre partisi” diyebileceğimiz İslami gelenekten gelen partilerde görece daha düşük. Bunu söylediğiniz zaman bu sizi doğrudan siyasi tartışmanın içine ittiriyor. Sizi “Eski Türkiye’nin savunucusu” olarak yaftalıyorlar. Hâlbuki benim kanaatim burada çok net. Bir gözlem yapıyorum, bu gözlemin çıkarımları var, çok sürpriz çıkarımlar değil. Ersin Kalaycıoğlu ile bunları İngilizce yayımladığımız The Rising Tide of Conservatism in Turkey’de (Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu 2009) anlatmıştık. “Muhafazakârlık yükseliyor” diye tartıştığımız şeye o dönem insanlar inanmak istemediler, “AKP altında yok öyle bir muhafazakârlık” deme eğilimdeydiler. Şu aralar gündem değişince insanlar geri dönüp fikir değiştirmeye başladı, “bak burada muhafazakârların kim olduğu çok net” demeye başladılar ama 2007’den beri pek bir şey değişmedi ki! Galiba şu oluyor: Güncel siyaset tartışmalarına çok fazla angaje olanlar bazı şeyleri görmüyorlar (ya da görmek istemiyorlar), bilimsel kaygılarla tartışılan konulara, ölçümlere bakmak istemiyorlar. Kamuoyunda “yorumcu” diyebileceğimiz kişilerin çoğunun önceliği siyasi pozisyon almak oluyor, aralarında maalesef akademisyenler de var. Bu insanlar doktor, doçent, profesör falan fakat kamuoyunda bir tartışmaya katıldıkları zaman sizi hiç bilimsel olmayan kriterlerle yargılamaya başlıyorlar. Tek tartışmak istedikleri biçim bu oluyor. Hatta bu pozisyondan sizin bilimsel olmadığınızı da söylemeye kalkıyorlar. Bilim keskin şeyler söylesin, tarafı belli olsun istiyorlar. Benim verebileceğim cevap, “ancak bu kadar yapılabiliyor” oluyor çoğunlukla. Daha iyi nasıl ölçebiliriz üzerinden birtakım teknik tartışmalar da yapmak istiyoruz ama Türkiye’de yapamıyorsunuz.

– Sosyal bilimcilerin, özellikle siyaset bilimcilerin güncel siyasete gömülmüşlükleriyle ilgili bir soru soracağım. Bana gözüktüğü halini ifade edeyim, sizin değerlendirmenizi isteyeyim. CHP’nin “asıl muhafazakâr onlar” diye işaret edilmesinden bahsettiniz. Hangi pozisyondan bakarsak bakalım, AKP yıllarında askerin siyaset alanındaki gücünün azaltılmasını sağlayan gelişmeler olunca hükümet partisinin “ilerici”, “demokratikleştirici” olduğuna dair güncel siyaset tartışmalarının yüzeyinde belirlenen pozisyonlar var. Alan içinde böyle konumlanıyor aktörler, siyaset bilimciler de yerlerini buna göre belirliyorlar sanki, güncel siyasetin çok fazla etkisi altındalar. Hükümete “iyi” veya “kötü” deme zorunluluğu sizce disiplinin otonomisini zayıflatmıyor mu? Siyaset bilimciler güncel siyasetin dayattığı pozisyonlardan kaçamıyorlar sanki.

Örneğin ABD ile karşılaştırırsak, bizim Türkiye’de yaptığımız türden araştırmaların orada gündemde bizde olduğu kadar öne çıkması söz konusu dahi değildir. ABD’de hakikaten devrim niteliğinde pek çok araştırma yapılır. Bunları sınırlı bir akademik kesim bilir, gazetelerde falan çok tartışılmaz. Araştırmacılar ABD’de medya üzerinden bulgularıyla ilgili çekişmeye girmezler. Bunun nedenlerinden biri, ABD’de özerk araştırma fonlarının daha yaygın olması ve sadece liyakat temelinde, akademisyenlerin kontrolünde dağıtılıyor olmasıdır. Akademisyenlerin kontrolünde olmadığı zaman işin içine çok başka şeyler giriyor. Çok yakın zamanlarda Kongre karşısında sosyal bilimlere verilen fonlar konusunda zayıflayan mevziler oldu ama ABD’de Ulusal Bilim Vakfı fonları özerkliği güçlendirici bir şekilde dağıtılır. Araştırmaların sonuçları da kamuoyunda uluorta, çarpıtarak tartışılmaz. Türkiye’de çok farklı. Ama bizde büyük bir bilgi açlığı da var. Hakkında az bulgu olan ama güncel siyaset gündemini işgal eden konular var. O yüzden içinde olduğum din araştırması, yolsuzluk araştırmaları duyulduğunda “hocam ne zaman bitecek” diye medyadan sorup duruyorlardı. Benzer şekilde medya, seçim araştırmalarını “hangi partiye oy vermeli, kim kazanacak, sen ne önerirsin” diye tartışmak istiyor akademisyenle. “Sizin araştırmada ne çıkıyor” diye çok merak eden bir sürü insan var. Böyle bir talebin tedavülde olması çok ilginç bir şey. Türkiye’de hakikaten doyurucu, anlamlı bilgi edinme kaynaklarının olmamasıyla alakalı sanıyorum. Siyaset hakkında nasıl bilgileneceksiniz, medyanın şu haliyle bize sunduğu son derece kısıtlı. Biliyoruz ki birazcık akli melekeleri yerinde olan biri, gazetelerde okuduğu şeyle Türkiye gerçeği arasında hiçbir bağlantı olmadığını gayet rahat çıkarsayabilir. Böyle bir boşluk olunca bilim insanına yönelik “o zaman bize gerçekleri sen açıkla hocam” diye bir yaklaşım oluyor. Çok garip bir sorumluluk bu. Biz bilim insanları olarak ne kadar anlıyor, biliyoruz ki gerçekleri kendimizden emin bir şekilde kamuoyu önünde anlatacağız?

“Seçim tahmini yapmam” dediğim zaman medyanın tepkisi şu oluyor: “Koskoca bilim insanısın, geliyorsun en basit şeyi bilmiyorsun; yurtdışında da mı böyle oluyor bu işler?” Saçma bir mantıkla, “Almanlar biliyor sen bilmiyorsun, sen yapamıyorsun” demeye getiriyorlar. Ben diyorum ki “tahmin yapmayacağım”, onlar “hocam sen gerçekten düzgün iş yapıyor olsaydın bir şey söylerdin, ya da söylemek istemiyorsun bir hesabın var” diyorlar. Birdenbire siyasetin içine çekiyorlar seni. O çekim alanı dediğiniz şey devreye giriyor. Bununla nasıl başa çıkacağını bilemiyor insan.

Yıllar içinde pek çok basın organında çeşitli araştırmalarımız için komplo teorileri de yazıldı. Can sıkıcı bir suçlama, bilimsel unvanlarımızı kullanarak insanları aldattığımızı ima ediyorlar. Ben sana ne biliyorsam o kadarını anlatıyorum. Sonra aynı çevre başka bir araştırmada dönüyor “bu harika bir araştırma, en iyi araştırma yapan arkadaşlar bunlar” diye yazıyor; çünkü sonucu beğeniyor. Bulguların gündemden bağımsız, bilimsel bir kriterle değerlendirilmesi gayreti medyada kesinlikle yok. Yüksek bir beklenti belki de, onların işi değil denebilir. Araştırma dediğimiz işi medya için yapmıyoruz. Ama medyaya yansıdığı zaman da kontrolden çıkabiliyor, dikkatli olmamız gerekiyor. Benim başıma çok geldi, söylemek istemediğim şeyler söylemişim gibi yansıtıldı.

– Medyanın “bana böyle bir bilgiyle gel” talebi akademisyene yönelik olabiliyor, stratejik düşünce kuruluşlarının temsilcilerine olabiliyor. Araştırma veya anket şirketleri de bu talebi karşılamaya soyunabiliyorlar. Medyanın beklentilerini beslemek için oyunu seve seve oynamaya hazır aktörler çok. 2015 ve öncesindeki seçimlerde daha sık karşımıza çıkıyorlar. Bu medyaya bilgi-bulgu tedarik etme konusunda özellikle araştırma veya anket şirketleriyle ilgili görüşünüzü sormak istiyorum. Bir taraftan sizin de yıllar içinde çalışmalarınız üzerinden yüksek kapasiteli araştırma şirketleriyle işbirlikleriniz var. Bu kuruluşlar arasında metodolojik yeniliklerinden akademisyenlerin yararlanabileceği örnekler var ama akademisyenlerin çoğunlukla hizmet almak dışında bir bağlantısı olmuyor bu kuruluşlarla. Diğer taraftan da bu kuruluşlarla ilişkide dikkatli olunması da gerekiyor sanırım. Siz bu ilişkileri nasıl değerlendirirsiniz? 

Yaptığımız saha araştırmalarında gerek niceliksel gerekse niteliksel çalışmalarda bu tür işbirliklerine gittik. Hangi metodolojiyle çalışmayı tercih ederse etsin, ulusal örnekleme soru formu uygulamak veya derinlemesine görüşmeler yapmak gibi işlerde sosyal bilimcinin profesyonel yardıma ihtiyacı olabiliyor. Basit bir sebebi var, örneğin Ersin hocayla muhafazakârlık araştırmasını yaparken Kayseri, Diyarbakır, Trabzon ve Bursa’da nitel görüşmeler yaptık. Etnografik çalışma olmadığı için buralarda ev kiralayıp belli bir süre yaşayarak saha çalışması yapılmıyor; o da gayet güçlü ama farklı bir kurgu. Bizim tercih ettiğimiz yöntemde az zamanınız oluyor, bir ilde birkaç gün kalıyorsunuz, bilgi almak istediğiniz insanların sayısı fazla. Bu insanlara ulaşılması gerekiyor, belli bir demografik kotanız var yaş grubu, sosyoekonomik grubu olarak. İşi bitirmek için profesyonel yardım almanız lazım. Orada bir ilişki içine giriliyor şirketle. Araştırmacının bu konuda çok dikkatli olması gerekir. Benim hep yapmaya çalıştığım şey, saha bütçesini konforlu tutmaya çalışmak. İki-üç kuruş fazla kazanmak için kötü veri toplamayı tercih etmesin şirket. Çünkü şirketin neyi nasıl yaptığını kontrol etmek hem çok pahalı hem de nihai olarak her şeyi görmeniz mümkün olmayabilir. O yüzden ben uzun süredir tanıdığım, bildiğim insanlarla çalışmayı tercih etmişimdir. Hiç tanımadığım şirkete daha ucuz yapacağım dedi diye bir araştırmayı yaptırtmadım şimdiye kadar. Hatta daha pahalı olduklarını bilmeme rağmen benim ne beklediğimi bilen insanlarla çalışmak istedim her zaman. Bu pazarın içinde profesyonel araştırmacılık şirketlerini kısıtlayan koşullar Türkiye’de de, yurtdışında da, her yerde aynı. İnsanların vaktini satın alıyorsunuz.

– Sizin veri setinizi belli sürede üretip verecek, sonra bir sonraki işe geçecek.

İşte o yüzden araştırmacı tercih ettiği yöntemler üzerinden saha işinin kendi başına yapamayacağı kısmını iyi planlayıp, optimal bir düzen oluşturmalı. Bu düzen içinde kaliteli veri topladığından emin olmalı. Verinin kalitesini kestirmek de çok zor bir şey değil aslında. Çünkü zaman içerisinde aynı soruları soruyoruz. Aynı sorulara aldığımız yanıtların pat diye bir gün içinde büyük değişikliklere uğraması durumunda bunun bir açıklaması olması lazım. Açıklama yoksa değişiklik/değişim kuvvetle muhtemel sahadan kaynaklanıyordur. Böyle büyük değişiklikleri gözlemlemediğimiz zaman sahada çok büyük bir hata yapmadığımızı anlıyoruz.

Türkiye’de size “bilim insanı” olarak soruyorlar, “hocam” diyorlar, “siz bir bilim insanı olarak şu konuya nasıl bakıyorsunuz” diyorlar. Araştırma bulgularıyla ilgili sorulara ben öncelikle “bu kolay kolay açıklayıp bilebileceğimiz bir konu değil” cevabıyla başlıyorum. Tamamıyla şüpheci bir resim çizip “bunun içinde şöyle bir ipucu var büyük ihtimalle doğru gibi gözüküyor ama kesin konuşamayız” diyorum. Bilhassa istatistikî analizler içeren araştırmalarda insanlar belirsizlikle nasıl hemhâl olunabilir hiç bilmiyorlar. Örneğin meşhur bir köşe yazarı gazeteci daha yeni yazdı: oy oranlarıyla ilgili tahminlerle ilgili “bana partiler şu aralıkta demeyin” gibi bir çıkışı var. Kesinlik talep ediyor. Ama aralık verirsin, hata payı dersin, bilinebilecek şey var bilenemeyecek şey var. Bilim insanının bence en önemli sorumluluğu bu tür araştırmalarda bilginin sınırlarını iyi tespit etmek ve bunu açıkça söylemek. Aksi takdirde siz “memleketin her türlü ölçümünü ben bilirim gelin size hepsini anlatayım, bu gerçekte böyledir şu da şöyledir” edasıyla konuşursanız bilim insanı değilsiniz. Sosyal bilimcinin böyle davranmaması gerekir. Ersin hoca hep şu örneği verir: Fizikçiler, der, mesela şu Higgs Bozonu konusunda, buldukları şeyle ilgili şu kadar milyonda bir ihtimalle hatalı olabiliriz demeye de özen gösterirler. Kardeşim biz ise “yüzde beş hata payı” diyoruz! Fizikçi bilimsel sorumluluk hissediyor kesin konuşmaktan kaçınıyor, bizde bu kadar yüksek hata paylarıyla sosyal bilimciden beklenen “HDP barajı geçecek mi kesin söyle”. Tamamen şamanlık bekliyorlar yani. Türkiye’de sosyal bilimlere şamanistik bir vazife yüklenmiş durumda.

– Çeşitli konularda kehanetlerde bulunmaları yönünde sosyal bilimcilerden yoğun bir beklenti var.

Uzak durmamız lazım, uzak durmayıp da şamanlığa soyunanlar her konu hakkında, dış politika, saha araştırmaları, parti stratejileri hakkında bilimsel kimliğiyle doğrulanması mümkün olmayan bir şeyler geveliyor. Böyle doçentler, profesörler var. Bilim camiası açısından kabul edilemez buluyorum. Her konu hakkında bilgiç bir edayla konuşmak olabilecek bir şey değil. Kesin bir şekilde bilinemez konular hakkında bilim insanı kesinlik sağlayabilirmiş gibi yanlış bir intiba yaratmış oluyorlar. Beni en çok rahatsız eden şey bu açıkçası. Bundan da nasıl kaçılabilir onu bilmiyorum, kaçtıkça kaçıyoruz ama her seferinde bir yerden sıkıştırıyor.

Yanlış anlaşılmak istemem; bilim insanı gündemdeki tartışmalardan uzak durmalı demeye getirmek istemiyorum. Bilimsel verinin ortalıktaki her tür başka veriden daha iyi olduğuna inanıyorum ben. Ama bu bilginin belirsizlik içerdiğini bilmek gerekir. Bilim insanlarının her şeye rağmen ortalığı bu şaman beklentilerine teslim etmemeleri gerekir.

– Mesleğin icrasıyla ilgili işaret ettiğiniz bu sorunlar üzerine şunu sorayım: Türkiye’de siyaset bilimi eğitiminde bilgi ile veya medyayla kurulacak ilişki hakkında bir şey öğretilebiliyor mu?

Yıllar içinde kendimi daha fazla ikna ettiğim bir görüşüm şu: Siyaset bilimi eğitimimizde kuram kadar yöntemi de öğretebilmemiz lazım. Eğer birisi diğerinden daha baskın oluyorsa o zaman garip bir şey çıkıyor ortaya; bilgiyle de, dışarıyla da kurulan ilişkiyi etkiliyor. Yöntemcilerin kuramla çok ilgili olmadığı iddia edilir hep. Kendi durduğum yerden şöyle görüyorum: Yöntemcilerin kuramla ilgisi daha odaklıdır. Yöntemciler büyük sorularla değil de, uğraşabilecekleri daha dar sorularla ilgilendikleri için böyledir. İlgi odaklı ve sınırlı olunca, yöntemcilerin üzerine şöyle gelinir: “E sen kuramdan hiç anlamıyorsun, büyük sorular sormuyorsun”. Bir şekilde Türkiye’de büyük sorularla uğraşma merakı var. Sosyal bilimcilere de, eğitime de yansıyor. Pek çok insana göre sosyal bilimci Türklerin Orta Asya’dan Osmanlı’ya bütün içtimai tarihi hakkında konuşmaktan başlayıp, bugünkü sosyal değişimlere ve en son AKP’nin seçmen tabanı hakkında konuşmaya kadar her şeyi sular seller gibi bilen “uzman” demek. Üstelik bu beklentiyi karşılamaya soyunan sosyal bilimciler de var.

– Güneşin altında ve varsa bilecek, anlatacak.

Sosyal bilimcinin her şeyi bilecek, açıklayacak bir insan olması bekleniyor. Böyle bir beklentiyi bilimsel olarak tatmin etmek mümkün değil. Bu yanlış bir çıkış noktası. O yüzden ben metodolojik kaygıların bilhassa doktora eğitiminde daha ön planda olması gerektiğini düşünüyorum. Kuram modaları geliyor geçiyor, tamam metodolojik modalar da var. Ama büyük sorular ve büyük cevaplar üzerine tartışma o kadar uzun soluklu bir tartışma ki bu tartışmanın neresinden girseniz hep gerisinde kalıyorsunuz. Dolayısıyla bir bilim insanı şu durumla barışık olmalı: Hayatı, araştırmaları boyunca cevaplayacağı ancak üç beş soru olabilir. Beş bin tane olmaz. Bu sebeple akademisyen adaylarına, o az sayıda soruyu, kendini her şeye cevap yetiştiren bir “kamusal entellektüel”den farklılaştıracak şekilde cevaplayabilmesini öğretmemiz lazım. Bunu öğretebilmemiz için yöntem öğretmemiz lazım. Ben bunu söylediğim zaman genelde bir serzenişle karşılaşıyorum, “herkes istatistik bilmek zorunda değil” diyorlar. Ama ben yöntemden bahsediyorum. İstatistik kullanmıyorsanız bile yöntem konuşmamız gerekiyor. Bir etnografın, niteliksel çalışan bilim insanlarının yöntem kaygılarını olmadığını varsaymak yanlış. Bu kaygıları ön planda tutup tartışabilelim ki bilim insanları olarak kamusal alandaki entelektüellerden kendimizi farklılaştırabilelim. Biz onların parçası değiliz, olmamamız lazım. Sosyal bilimcilik işini tanım gereği kamusal entelektüellik işi ile bağdaştırmak biraz alaturka bir gelenek.

– Bu “alaturka gelenek” ile kastettiğiniz, güncel siyasetin, medya gündeminin hemen her konusu üzerine fikir beyan edebilen entelektüel tipi mi?

Belli başlı düşünürlerin kitaplarından alıntılar yaparak konuşma merakını yadırgıyorum. “O şunu söyler”, “bu şöyle demiştir” bir yazın taraması için bile yeterli değildir. Bilimsel çalışmada amaç geçmişte yapılmış, anlaşılmış, açıklanmış olanların üzerine yeni birşey koymaktır. Benim alışık olduğum bilimsel çalışmada insanlar isim zikretmeye öncelik vermek yerine geçmişi geleceğe nasıl taşıdıklarını göstermeye çalışırlar. Bu elbette yazına katkı yapanları anmayı gerektirir ama orada durulmaz. Ellerinde bir tane soru vardır, bu sorunun bir yöntemle nasıl cevaplanacağını bilirler, bunu da en iyi şekilde yapıp “baktık, şunu öğrendik” demeye gayret ederler. Hâlbuki Türkiye’de korkarım isim zikretmek ve böylece çalışmanın değerini beslemeye gayret etmek garip bir uğraş. Bir de tabii tartışmalarda hızla günlük siyasetin içine dalma merakı var. Akademisyenler kamusal tartışmaya davet edildikleri zaman bir konuda görüş belirtmezlerse “ayıp olur” diye düşünüyorlar galiba. Hayır, ayıp olmaz. “Bu konu hakkında bu kadar şey bilemeyiz, bildiğimiz şey şudur” diyebilmeliyiz.

Zaten Türkiye’de siyaset biliminin önemli bir kısmı bu: Günlük gelişmeler üzerine fikir yürütme. Davranışsalcı çok araştırmacı yok. Sağlam bir yöntem temeli olmayan, pek yeni bir katkı getirmeyen çalışmalardan uzak durmaya çalışmak gerekir. Peki, biz ne yapabiliriz doktora öğrencileri yetiştirirken? Öğrencilerimizin daha üretken olmaları için, onlara yöntem vurgusunu erken zamanda benimsetip karşılığını hemen görmelerini sağlamamız lazım. Mevcut doktora sisteminde sorunlar var. Dört sene nitel ya da nicel yöntem öğrendin, onuncu senende ilk makaleni yayınladın, çok geç. Kimse o kadar beklemek istemiyor, o yüzden yeni bir katkısı olamayan ama kısa dönemde gündeme bir şekilde eklemlenen işlere kayan oluyor.

– Ampirik çalışma işiyle kariyerlerinde daha erken bir noktada uğraşmaya başlamaları mı gerekiyor?

Saha tozunu yutacak ama karşılığını da zamanında alması lazım. Bir bilimsel yayına dönüştürmesi lazım. İş böyle öğreniliyor. “Eksiğim gediğim var”, “yeni başlıyorum ama üretiyorum”, “yayınlatabiliyorum” demesi lazım. Kötü araştırmayı değil, ama iyi odaklanmış, eksikleri olabilecek, net birkaç soruya cevap arayan araştırmayı teşvik etmemiz gerekiyor; yayına dönüşmesi gereken bu tür işler.

– Çok net tarif ettiniz: Yöntemle ilişkiyi sağlam bir şekilde kuracak olan, bir sürü geniş, kapsayıcı soruyla değil, odaklı birkaç araştırma sorusuyla uğraşmak dediniz. Bu ilişki açısından sizin kendi teorik varsayımlarınızla ilgili sormak istiyorum. Biliyorsunuz ABD’de 2000’lerin başında siyaset bilimi içinde çetin bir tartışma başlıyor, “perestroika” başlığı altında. Salt bir yöntemci-kuramcı çatışması da değil; oyun teorisi, rasyonel tercih gibi yaklaşımların mesleğin örgütlenmesi içinde ayrıcalıklı kılındığını tartışan, farklı yöntemlerle çalışan araştırmacılar da vardı tartışmada. O çatışma İngilizce literatürü takip eden başka ülke bağlamlarına da yansıdı. Bizde siyaset bilimi içinde ne kadar konuşuldu ayrı bir şey ama orada dar sorularla çalışan bir grup insanın “sürekli bu teorik varsayımlar baskın geliyor, başka teorik varsayımlarla da çalışmak mümkün” dediği bir çatışmaydı o. Bu arka plan üzerinden siz kendinizi ne tür varsayımlarda rahat hissediyorsunuz? Metodolojik bireyselcilik açısından mesela?

Bu çok önemli bir soru. Benim yıllar içinde vardığım nokta hem karamsar hem iyimser. Önce karamsar yorumu vereyim. Ontolojiyle ilgili bir tartışmada taraf değiştirmek çok zor. Orada bir pozisyon aklınıza yatıyor, bu da sizi başka pozisyonların karşısına koyuyor. Ben toplumsal şeyleri ölçmenin, sınamanın ve nesnel örüntülerini ortaya çıkartmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Test edersiniz, yanlışlar veya doğrularsınız, alandaki bilgimizi böyle ilerletiriz.

Tabii benim doktora yaptığım yıllardan beri önemli değişimler var alanda. “Perestroika” gibi bir tartışma ben öğrenciyken güçlü bir biçimde yoktu. Siyaset bilimi eğitimi çok daha teknik ağırlıklıydı. Araştırma yöntemleri derslerimizde Popper, Kuhn, Lakatos okuyorduk tamam. Ama yine de hocalarımızdan “siz şu yöntemleri öğrenin tezinizi böyle yazacaksınız” sinyalini de alıyorduk: “Sosyal bilim felsefesi konularına fazla kafanızı takarsanız tezinizi yazamazsınız” mesajı. Açık konuşacağım, ben bu mesajın doğru olduğunu düşünüyorum. Siyaset bilimcileri sosyal bilim felsefecisi olarak yetiştirirsek sosyal bilim yapamayacaklardır. Ben sosyal bilim felsefecisi olsam yaptığım çalışmaları yapamam. O açıdan doktora sırasında meta-teorik tartışmaları bilmek önemlidir ama sizi felç etmemesi gerekir.

Bizi hareketsizleştirmeden farklı yaklaşımları saha çalışmalarımıza yansıtabilir miyiz? Bu eskiden daha az yapılabiliyordu, bugünlerde daha iyi, üretken bir şekilde yapılabiliyor. Mesela araştırmacı Afganistan’da nicel alan çalışması yapıyor, çatışma çalışan bir öğrenci, yakın zamanda dinledim yaptıklarını. Oradan veri topluyor, topladığı veri sadece nicel değil, tarihsel perspektiften bir yorumlama ile Afganistan’daki kabile çatışmaları üzerine konuşabiliyor. Aynı zamanda o fırsatı iyi kullanıp en yeni tekniklerle istatistikî modellemeyi yapabileceği bir veriyi de hazırlıyor. Bir tebliğinde nicel tarafı, bir başkasında nitel tarafı ağırlıklandırıp anlatabiliyor. Eskiden böyle bir kişi iş konuşmasına geldiği zaman olumsuz bakılırdı. Şimdi yöntemleri birleştirip kullananlar yaygınlaştığı için yadırganmıyor.

Artık en iyi okullarda eğitim almış sosyal bilimciler nicel ve nitel taraflara da ağırlık verebiliyorlar. O anlamda benim gibi nicel ağırlıklı çalışmaya alışkın insanlardan çok daha donanımlı olarak mezun oluyorlar. Ben de çuvaldızı kendime batırayım; kendim yapamadığım, bilmediğim işleri yapabilecek insanlarla çalıştım, açığımı bu şekilde kapatmaya çalıştım. Ama bugün görüyorum ki yeni nesil sosyal bilimciler bir taraftan tarihsel-sosyolojik metin analizi de yapabiliyor, etnografik çalışma da yapıyor, onunla birlikte oyun-teorik modelleme de yapıyor. Tüm araçları iyi kullanan insanlar yetişiyor. Bu iyi bir şey ama, sosyal bilim eğitimini uzatması açısından bir sorun. İkinci bir sorun, böyle çalışabilmek için iyi fonlanmanız lazım. Genç arkadaşa “Afganistan’da nasıl çalışabildin” diyorum, “şu kurumdan fon aldım” diyor. O zaman iyi kurumlar, iyi doktora programları, öğrencilerine bu tür fonları yaratıp kullandırtabilen kurumlar oluyor Ama işte, uzun sürüyor. Eskiden dört, olmadı beş senede bitirmek gerekiyordu bir doktora programını. Şimdi bir de “doktora sonrası araştırma” zamanı yatırmak gerekiyor kariyerine. Tabii ben daha iyi bildiğim için siyaset bilimi için konuşuyorum, iktisatta mesela bunun hiç böyle olmadığını anlatıyor arkadaşlarım. İktisatçıların tamamen farklı bir dinamiği var. Onlar hala alternatif kuram hiç görmeden çıkarlar mesela. Sadece bir tane kuramsal çerçeve görürler, onun envai çeşit analitik modellemesini görürler ama doktora programları “bu paradigmanın biraz dışına çıksak ne olur”u tartıştırmazlar.

Siyaset biliminde öyle değil. Çok daha farklı perspektifleri lisansüstü eğitiminde öğrencilere iyi kurumlar her zaman verirler. Yani sadece rasyonel seçimci ya da nitelci olarak çıkamaz insan. İyi programları iyi yapan şey bu metodolojik ve kuramsal çeşitliliktir. Disiplin eskisinden çok daha farklılaştı. Bunda elbette ki perestroika tartışması etkili ama daha uzun soluklu bakarsanız, 50-60 senedir mesleğin içinde olan araştırmacılar “bunlar gelir geçer” diyebilir. Gerçekten de siyaset biliminin gelişimine daha geniş bakarsanız, davranışçılar gelmiş geçmiş, rasyonel seçimciler gelmiş geçmiş, perestroika gelmiş geçmiş… Büyük sorular her zaman kalıyor. Büyük sorulara da gerçekten anlamlı cevaplar bulmak ne sadece kuram ne sadece yöntem meselesi. İkisini iyi birleştirebilecek araştırmacılar bundan 50 sene sonra da okunur. Kendime o soruyu sormak durumundayım. Benim yazdıklarımı 50 sene sonra okuyan olacak mı? Çünkü kariyer yaparsın, yayın yaparsın, ödüller alırsın bunlar gelir geçer. Kütüphanede ya da elektronik ortamda yazdıklarımıza yıllar sonra erişip bakacak kimse olur mu? Bunu önemsiyorsak, bu uçuculuğun farkında olarak davranmamız lazım kendimize. Hem kendimizi değerlendirirken, hem de başkalarına “böyle sosyal bilimcilik yapmayalım başka şekilde yapalım” derken bunun farkında olmamız lazım. Esas soru budur.


KAYNAKÇA

Adaman, F. ve Çarkoğlu, A. (2000), Türkiye’de Yerel ve Merkezi Yönetimlerde Hizmetlerden Tatmin, Patronaj İlişkileri ve Reform, İstanbul: TESEV.

Adaman, F. ve Çarkoğlu, A. (2003), ‘Social Capital and Corruption during Times of Crises: A Look at Turkish Firms in Economic Crisis of 2001’, Turkish Studies, 4 (2), 120-145.

Adaman, F., Çarkoğlu, A. ve Şenatalar, B. (2001), Hanehalkı Gözünden Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri ve Önlenmesine İlişkin Öneriler, İstanbul: TESEV.

Adaman, F., Çarkoğlu, A. ve Şenatalar, B.. (2003), İş Dünyası Gözünden Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri ve Önlenmesine İlişkin Öneriler, İstanbul: TESEV.

Adaman, F., Çarkoğlu, A. ve Şenatalar, B. (2009), Hanehalkı Gözünden Kamu Hizmetleri ve Yolsuzluk, TEPAV, http://www.tepav.org.tr/tr/yayin/s/166, Son Erişim Tarihi: 13 Temmuz 2015.

Çarkoglu, A. (1994), Economy and Elections: A Comparative Analysis of Politico-Economic Interaction in Western Democracies, Doktora Tezi, State University of New York-Binghamton.

Çarkoğlu, A. (1995), ‘Election Manifestoes and Policy Oriented Economic Voting: A Pooled Cross-National Analysis’, European Journal of Political Research, 27 (3), 293-317.

Çarkoglu, A. (1997), ‘Macro Economic Determinants of Electoral Support for Incumbents in Turkey, 1950-1995, New Perspectives On Turkey, 17, 75-96.

Çarkoğlu, A. (1998), ‘The Turkish Party System in Transition: Party Performance and Agenda Change’, Political Studies, XLVI, 544-571.

Çarkoğlu, A., Kirişçi, K. ve Eder, M. (1998a), The Political Economy of Regional Cooperation in the Middle East, London: Routledge Press.

Çarkoğlu, A., Kirişçi, K. ve Eder, M. (1998b), Türkiye ve Ortadoğu’da Bölgesel İşbirliğinin Ekonomi Politiği, Türkiye’nin Bölgesel Orta ve Uzun Dönem Politika Analizi, İstanbul: TESEV.

Çarkoğlu, A. ve Şenatalar, B. (2009), Hanehalkı Gözünden Kamu Hizmetleri ve Yolsuzluk, Ankara: TEPAV.

Çarkoğlu, A. ve Toprak, B. (2000), Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset, İstanbul: TESEV.

Çarkoğlu, A., Baruh, L. ve Yıldırım, K. (2014), ‘Press-Party Parallelism and Polarization of News Media during an Election Campaign The Case of the 2011 Turkish Elections’, The International Journal of Press/Politics19(3), 295-317.

Carkoglu, A. ve Kalaycioglu, E. (2007), Turkish Democracy Today: Elections, Protest and Stability in an Islamic Society, I. B. Tauris.

Carkoglu, A. ve Kalaycioglu, E. (2009), The rising tide of conservatism in Turkey. Palgrave Macmillan.

TÜSİAD (2014), İş Dünyası Bakış Açısıyla Türkiye’de Yolsuzluk, Ankara: TÜSİAD.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s